Ahmet Said Parlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Said Parlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2014 Cumartesi

Aynalar

Aynalar yansıtır bir'i diğerine. Değer verir insanlardan biri diğerine.

Uzunca zaman olmuş sözcüklerimi, düşlerimi, düşündüklerimi yansıtmayalı bu sayfada. Hayatlar başladı, hayatlar söndü, sevdalar yaşandı, aşıklar öldü. Bazılarımız sınavlar kazandı, bazılarımız tekrar denemek için kendi telaşına kapıldı.

Hep kendi telaşlarımız peşine düştük. Birbirlerimizi anlamak için çaba sarf etsek de çoğu zaman geçemedik üşengeçliğimizden bir başka pencereden hayatı seyretmeye.

İlk defa bir lisenin bahçesinde 4,5 yaşındayken bir şiirle hitap etmiştim insanlara.
Zaman geçti, şiirler yazdım, şarkılar söyledim, düşler denizinde rüzgar bekledim.
Biraz alışınca dalgaları izledim, martıları görene kadar sabırla bekledim.
Ne zaman karaya ulaşsam, buharlaşan düşler yağmur oldu yağdılar, sisler bulvarında kayıp oldu martılar..

Yolumuz uzun yavrum, ve seçimler sıralı. Markov Chain  diyorlar raconu budur, devam edeceksin, yola ne getireceği belli olmasa da. Ben de o insanlardanım sanırım. Sonu belli olmayan yollardan korksam da tercih ederim. Aslında hiçbir yolun sonu belli değildir.

"sen paçaları sıvarken deli dereyi geçer".

Tiyatrolar güzeldir.

Yüzüklerin efendisi bir efsane değildir. Bilmiyorum.

Sence?

18 Kasım 2013 Pazartesi

Gittin

bir şarkı ile başlamak güzeldir yine; alpay - yine yağmur yağıyor

bu şiirimi bir derste yazmışım, not kağıdını sekize katlayıp kalemkutuma tıkıştırmışım. bu gün rastladım ona. tarih yok, ancak duygu var.

zaman durmadı ve artık yoksun
ellerim ellerinden, gözlerim gözlerinden
ben senden yoksun

farketmiyor sözlerimin 
ne kadar anlamlı olduğu
çünkü sen gittin

bulutlara kurduğumuz şatolar
onlar da kayboldu birden
anlam veremedim
alıştım zamanla ve barıştım zamanla

dün dağlarda dolaştım, evde yoktun
dağlar mı senden
sen mi dağlardan vazgeçtin?

yinede hep iyi söyledim ardından
suç sende değil
ne yaşadıysam ben
kara sevdadan..

Mr. Zagoncu


7 Kasım 2013 Perşembe

hayallerimi su ve sabunla yıkadım

bu yazıyı şu şarkıyı dinleyerek dinle : Siya Siyabend - Can Evimden Vurdun
bu şarkının öyle bir anısı var ki ayrı bir yazı eder.

sahi insan neden hayal kurar? boşluğa düştüğünden, ister istemez, çok istediği birşey olduğundan, vizyon sahibi olduğundan, yaşamayı bilmediğinden, yaşayabileceğini bildiğinden, birşeye tutunmak istediğinden, kendini mutlu hissetmek istediğinden  ... uzayıp giden bir sürü neden yazılabilir.

ancak bunları bilmenin yanında senin neden hayal kurduğunun bilincinde olmandır. kendini bilme serüveninin bir parçasıdır bu.

benim için hayal kurmak sanırım çok uzaklarda bir yerlere gitmek, çoğu zaman dağlarda dolaşmak, bazense çivilerin üzerinde yürüyerek zihinsel 'uç'lara ulaşmaktır.

kendimi denememdir bazen hayallerim. biryerlere getirir koyarım kendimi, denerim, olmazsa değiştiriveririm. olursa da büyütürüm hayallerimi.

hayallerim çoğu zaman herkesi kendim gibi zannetmem, herkesi kendime benzetmemdir. siz de düşünmüşsünüzdür sizin gibi olan bir dünya, düşünmedin mi yoksa?

hayaller var evet, belli başlı ve sonsuz sebeplerden dolayı. ancak bazen hayalleri rafa kaldırmanın vakti geldiğini sezersiniz. ben buna hayalimin kirlenmesi derim. gökyüzüne eğlenerek kurduğum tertemiz bir şatonun üzerine birisi işemişte kirlenmiş gibi.

ve ben hayallerimi su ve sabunla yıkadım. bazen birini de herkes ne kadar onu minik minik paylaştığımız kısa süreli anılardan ibaret sansa da, hayallerde başka bir yere koydum.





18 Ekim 2013 Cuma

değerlerin sorgulanması

kitabın ismi "zen ve motosiklet bakım sanatı".

ilk başlarda 'motosiklet bakım sanatını anladım da zen ne lan' diyordum ki az biraz anlamaya başladığımı sanıyorum. kitapla sohbet ediyorum, bazı yerlerin altını çiziyorum. işte altı çizililerimden bazıları;

Ve nedir iyi, Phaedrus,
ve nedir iyi olmayan -
Bunu söyleyecek birine ihtiyacımız var mı?

İkimiz de aynı şeye bakıyoruz, aynı şeyi görüyoruz, aynı şey hakkında konuşuyoruz, aynı şey hakkında düşünüyoruz, ama o bambaşka bir boyuttan bakıyor, görüyor ve düşünüyor.

Yönetsel ve kurumsal yapılanmalara da "sistem" demek doğrudur, çünkü bu örgütlenmeler motosikletinkiyle aynı yapısal kavramsal ilişkiler temelinde oluşturulmuşlardır. Tüm anlam ve amaçlarını yitirseler de, yapısal ilişkiler sayesinde ayakta kalırlar. İnsanlar fabrikaya gelir ve tümüyle anlamsız bir işi, soru sormadan, saat sekizden beşe dek yaparlar, çünkü bu yapı bunun böyle olmasını gerektirmektedir. Onların bu anlamsız yaşamı sürdürmelerini isteyen ne bir kötü adam ne de bir "ahlaksız herif" vardır; yalnızca yapı böyledir, sistem bunu gerektirir ve kimse, yalnızca anlamsız diye yapıyı değiştirme gibi tehlikeli bir işi üstlenmek istemez.

..ve saldırı yalnızca sonuçlara yönelik olduğu sürece hiçbir değişim olanaklı değildir.

Sistemler konusunda çok şey söylenmiştir; ama bu konu, hemen hiç anlaşılmamıştır.

Ama o zamana dek ve şu anda güneş parlak, hava serin, kafam net, önümüzde koca bir gün var, dağlara neredeyse geldik, bu gün yaşamak güzel. Bu hafif hava yaptı bunu. Yükseklere çıkmaya başladığınızda bunu hep hissedersiniz.

Bilimsel yöntemi uyguladığınızda her seferinde, nerede olduğunuzu, nereden geldiğinizi, nereye gideceğinizi ve nereye varmak istediğinizi bilirsiniz.

Tıkandığınız yerde, kesinlikle emin olduğunuz şeyi sorgulamanın vakti gelmiştir.


Einstein
"Bu konuya girmiş hiç kimse" diyordu, "görüngülerle bunların teorik ilkeleri arasında teorik bir köprü bulunmamasına karşın, pratikte, teorik sistemin tek belirleyicisinin görüngüler dünyası olduğunu yadsıyamaz."

Diyordu ki, günümüzdeki toplumsal krizlerin nedeni aklın kendi doğasındaki bir genetik bozukluktur. Ve bu genetik bozukluk giderilinceye dek krizler hep olacaktır. Günümüzdeki akılcılık biçimleri, toplumu daha iyi bir dünyaya doğru ilerletmiyor. Bu daha iyi dünyadan gittikçe uzaklaştırıyor. Bu akılcılık biçimleri Rönesans'tan bu yana etkinliğini sürdürürdü. Yiyecek, giyecek ve barınak gereksinimleri baskın durumda olduğu sürece de sürdürecek. Oysa şu anda büyük halk kitleleri için bu gereksinimler her şeyin üzerinde değildir, bu yüzden antik çağlardan beri kuşaktan kuşağa geçip bize gelmiş tüm akıl yapısı artık geçerli değildir. Gerçek niteliği görülmeye başlanmıştır - duygusal yönden sahte, estetik yönden anlamsız ve ruhsal yönden boş. Bugün olduğu ve gelecekte uzun süre olmayı sürdüreceği durum budur. *

Yolculuk etmek bazen varmaktan daha iyidir.

Bu gün gün ışığında her şey öylesine yoğun ki. Gölgeler karanlık, aydınlıklar parlak. Gökyüzü koyu mavi.

Sanki, yapımı saatlerce sürmüş yapılar bir başka düşünce ya da işin en ufak şaşırtmasıyla darmadağın olacaktı.

Oraya çok az insan yolculuk yapar. Maddi dünyanın bu içinde bulunduğumuz yüksek ülkesi gibi, burada gezmenin hiçbir gerçek kazancı yoktur; bazı kişiler için ise bu yolculuğun, cefasını çekmeye değer kılan, kendine özgü sert bir güzelliği vardır.

Ama ben motosikletin sürekliliğiyle gerçekten ilgileniyorum; onu düşünmeyi, onun hakkında konuşmayı gerçekten istiyorum ve bunun sonucunda, öğle yemeğinde konuşmaya elverişli, alışılmış konulardan uzaklaşma eğilimi gösteriyorum ki bu da bana ketum, uzak bir görünüm veriyor. Bu bir sorun.**

Resmi olarak okul, bir "eğitim fakültesi"ydi. Bir eğitim fakültesinde öğretirsiniz, öğretirsiniz, öğretirsiniz; araştırma için zaman yoktur, düşünmek için zaman yoktur, dış olaylara katılmak için zaman yoktur. Salt öğret, öğret, öğret ve sonunda zekanız söner, yaratıcılığınız körlenir ve neden böyle sönük olduğunuzu anlamayan, olan bitenden habersiz, masum öğrencilerden oluşan ve birbiri ardınca gelen dalgalara tekrar tekrar aynı sıkıcı şeyleri anlatan bir otomatik makine olursunuz. Sizi sönük bulan öğrenci size saygısını yitirir ve bu saygısızlığı ötekilere de yayar. Böyle biteviye öğretmenizin nedeni, bunun hem gerçek eğitim veriyormuş gibi görünüm elde etmenin hem de bir üniversiteyi en kolay yoldan götürmenin akıllıca bir yolu olmasıdır. (Bir hoca ağzından anlatıyor.)*

Gerçek üniversite zihinsel bir durumdur.

Tümüyle güvendiğiniz bir şeye asla kendinizi adamazsınız. Kimse yarın güneşin doğacağını fanatik bir biçimde haykırmaz. Çünkü güneşin yarın doğacağını herkes bilir.



*Muhteşem bir analiz
**Bazen aynı şeyi hissediyorum.



19 Eylül 2013 Perşembe

Tıkır tıkır işleyen çarkın hikayesi..

Artık çoğumuzun cep telefonları var. Dijital dünya bize kucak açtıkça mekanik dünyadan biraz daha uzaklaşıyoruz.
Bir saatçi dükkanı hayal edin, günde binlerce insanın önünden geçtiği bir caddede kuyumcu dükkanları arasında sıkışmış beş metrekarelik bir dükkan. İçeride sakalları ağarmış bir metre altmış santim boyunda gözlüklü minyon bir dede. önünde saatler, duvarda saatler, aklında saatlerin çarkları var..

En son beş sene önce görmüştü beni. Dükkana girdim verdim selamımı, o da aldı. Nasılsın? diye sordu. Beni hatırlamıştı. En son ne zaman gördüğünü ne kadar büyümüş olduğumu anlattı.

Beş metrekarelik dükkanda, yılların saatçisi "saatçi amca" bildiği en iyi işi ve aslında bildiği tek işi senelerdir yapıyor. Beş senenin ardından beni tanıdığına göre düşünüyorum;

"Bir saatçi için zamanın çarkları çok farklı dönüyor."


Zaman çarkı döner.. Ve tarih her zaman kendini tekrar eder.. Taa ki kötülükle iyiliğin son savaşı başlayana kadar..


23 Ekim 2012 Salı

berrak sudaki kırmızı balık

fesleğen kokuyor dünya.. ve ben yeniden yazıyorum.

kanuni tiger 250


bugün bir çılgınlık edip ruhsatı sigortası muayenesi plakası olmayan bir motorsiklet aldım.
günüm çok bunaltıcı geçti kısaca özetliyorum.

gece -- heyecanla uyku bölünmeleri ve motorsikletli rüyalar.
sabah 7 kalkış evrak hazırlıkları ıvır zıvır
sabah 7.55 evden çıkıyorum
sabah 8.35 motorun yanındayım
sabah 9.00 motorun sahibi motor adamın arkadaşının üstüneymiş onu bekliyoruz
sabah 10.00 motor -- -- --
sabah 10.15 sonunda motorun devrini alıyorum
sabah 10.35 motora binip eve geçiyorum (eve gelirken devir saatinin çalışmadıgını fark ediyorum)
saat 10.55 evdeyim motorun üstünü örtüp kaskı eve bırakıp metroya biniyorum
saat 11.33 sıhıyeden inmişim üzerimin çok pis motor yağı koktuğunu farkedip 5 tl verip jagler marka bir deodorant elimde üzerime sıkarak servise doğru koşuyorum.
saat 11.45 servis hareket ediyor
saat 12.30 okuldayım. bir dersini kaçırdığımı sandığım dersin hocasının gelmemiş esasında bir saat erken de boşa gelmiş oldugumu düşünüyorum.
saat 12.50 motorun muayenesi için internet başvuru sistemini kurcalıyorum ancak bir sonuç elde edemiyorum 0850 ile başlayan ve dakikası bilmem kaç tl olan numarayı arayıp randevu almaktan başka bir çarem kalmıyor ve üzülerek numarayı tuşluyorum. muayene randevusunu haftaya anca alabileceğimi sanmama rağmen yarına boş yer varmış 24 ekim sabahına alıyorum randevuyu. ancak sigortasını randevudan önce yaptırmam gerekiyor bu yüzden okul çıkışı planlarımda bir değişiklik yapıyorum buda canımı fena halde sıkıyor.
saat 13.30 termodinamik dersine giriyorum. hocanın ne anlattığı hakkında en ufak bir fikrim yok.
dipnot: bir önceki dönem not ortalamam 3.70
saat 14.45 bir derse girmiş ve sıhıye servisine geri binip sigorta şirketi bulup sigortamı yaptırmak istiyorum cebimde 70 lira var.
15.40 kumrular ile ziya gökalp arasındaki sokaklarda dolaşıp binaları süzerek sigortacı tabelası aramaktayım. bir önceki motorum SARVEN için en ucuz fiyatı veren ALLİANZ sigortayı arıyorum ama bulamadığım için başka bir sigorta şirketine giriyorum.

kanuni tiger 250


16.00 bana bisürü fiyat söylüyorlar geçen yaptırdıgımın 3 katı felan. telefonla bir önceki sigortacımı arattırıp kaça yapar diye sorduruyorum normal 1.5 katı bir fiyat alıyorum ama yapcak bişey yok. 80 lira. hemen bankaya gidiyorum koştura koştura 20 lira çekiyorum cebimdeki para 93 lira oldu. 80 lirasını sigortaya veriyorum ve motoru aldığım adamın sigortacımdan alabileceğimi söylediği EK1 isimli belgeyi talep ediyorum. bizde yok diyorlar emniyet genel müdürlünün etrafındaki sigortacı arkadaşlarının adresini ve ismini verip beni oraya gönderiyorlar. halbükü emniyet genel müdürlüğünden de alınabiliyormuş..
Saat bilmiyorum: yorgunum akköprüden inip 15 dakika yürüyorum sigorta şirketindeyim 1-2 dakikada 2 tane a4 kagıdı veriyorlar. borcum ne diyorum 10 lira diyor (namussuz). yan binadan 50 kuruşa aldığı kağıt için.
Saat bilmiyorum çünkü şarjım bitmiş. bu arada kol saati takma alışkanlığım olsa diye içimden geçiriyorum.
güzel bir akşam geçirdikten sonra eve dönüyorum
saat 8 felan.motorsikletin tekerinden geçirdiğim 3 metre kalın zincirin iki ucunu iliştirip kitlediğim asma kilidin sadece birtane biricik olan anahtarı yok ortada. terslik bu ya.. olacak yani. bir üzüntü bir sıkıntı basıyor beni. ki bu arada BABA denilen şey ortaya çıkıyor. aşağı iniyor. binanın karşısındaki dükkan sahibi arkadaşlarından SUcu arkadaşına gidiyor, (abi beni 2 yaşımdan beri tanır). ve kilidi açarız cevabı alıyorum. 15 saniyede kesilen kilit beni mutlu ediyor :). hırdavatçıya gidiyorum kapalı. yeni kilit yok. sucu diyorki zaten bunlar bir işe yaramaz ben bunu çekiçlede kırardım sessizce. baktıki ben zor durumdayım yarın getir sabah 8de haa diyerekten kendi dükkanının kilidini veriyor. ben duygulanıyorum. vay be diyorum. abi de "ata hürmetimiz yoksada sahibine hürmetimiz var" diyor. beni aşan bir söz olduğundan pek kurcalamıyorum..


kanuni tiger 250 kırmızı


evdeyim en azından birşeyler yazmış oldum. tarihede bu günümü geçirmiş oldum. (yada ben öyle düşünüyorum)
eh çok okutuk gerçi sen yazıyı okumadan fotoğraflara baktın ama telefonla çektiğim birkaç görüntüyü paylaşayım sizinlen:

Maşallah deyin..-

video ya gülmeyin lütfen. uçan motor


kanuni tiger 250




18 Aralık 2011 Pazar

Bike

bu da bir pazar sabahı yazısı olsun.
gökyüzünde asılı bulutlar görünmez ipleriyle bir kukla gibi oynuyorlar. kuklacımız "rüzgar". gökyüzünün altında insanlar görmemek için direttikleri ipleriyle düzenin gerektirdiği gibi alışılagelmişliklere devam ederlerken, suyun akışının neresinde olduğunu sorguluyordur belki bazıları.
hayatım o kadar düzensizki hangi düzenin gerektirdiği düzensizliğe uyduğumu düşünmeden edemiyorum. hah birde hani önceki gönderilerimde paylaştığım ve hava attığım gitarım vardıya. bir buçuk aydır elime almadım. huzursuzum.

ve ben bi şarkı dinleyip dururum bu aralar. gülümsetirde hani.
youtube da bulamadığım için linki ekliyorum tıklarsan dinleyebilirsin.

27 Kasım 2011 Pazar

Özlemler..

bir liderlik zirvesi sonrası düşüncelerimi yazacağım.
bir hayal şehri istanbul'da, hayllerine ortak arayan 2300 kişi ile lütfü kırdar kongre merkezinde toplandık. bildiklerimizi hatırlayıp daha da pekiştirme imkanı bulduk, bilmediğimiz bir çok önemli düşünceyi çok önemli insanlardan dinledik.
"fikir üreten + hareket üreten = dünyayı değiştiren" 
"kendine ve dünyaya aç ve açık olmak"
ve istanbul.. hiçbir yerini gezemedim bu sefer. sadece görmeden de olur ya hani bazı şeyler, görmeden senden benden çok başarıya sahip olabilir ya insanlar. onları taklit etmeyi denedim, istanbulda, istanbulu görmeden, istanbulu hissetmeye çalıştım.
birkaç da fotoğraf paylaşayım sizinle, bu sefer bol fotoğraflı olsun gönderim.

dipnot: "sen bir düşün! hangi yolculuğun hangi düşün?" isimli yazımın altına yorum yapan arkadaşlar hediyelerini almak için "ahmetsaid@engineer.com" adresine iletişim bilgilerini gönderebilirler..



 selim ve kerim kardeşler, görme engelliler ve başardıkları şey muhteşem
daha fazla bilgi için. http://www.selimkerim.com/

 lütfü kırdar yanı olunca tanesi 83.3 kuruş.

 buğaz'ı hiç böyle görmüşmüydün.. :)




23 Kasım 2011 Çarşamba

isimsiz bir yayın

sıkışılmış kalmış biyerlerden sıkılmış kalmış bir jonglörün öyküsüdür.

bazıları içindeydi duvarların, bazıları sadece arasında. o da arasında olanlardandı belki hiç görülmemiş yükseklikleriyle hiç tarif edilemeyecek kalınlıktaki duvarların. duvarlar dedik ya işte içine çook insan alabilirdi duvarlar. onlar ki daha çokları gelsin isterlerdi duvarların içine, çünkü duvarların içinde hiç yalnız kalmazdın. peki ya diğer taraf? duvarların arası nasıl bir yerdir bilirmisiniz. duvarların arası demek; etrafında kocaman kocaman karanlıklar tarafından baskıya uğramak, içeri çekilmeye çalışmak, kaçmak, neden kaçtığını, neden kaçırdığını gözlerini anlatamamak, yalnız kalmakla eş değerdi. ve tüm bunlar bembeyaz yaşamaya tam anlamıyla değerdi :)

o kada alışırsınki belli bir zaman sonra. yalnızlık zor gelmemeye başlar. hatta katılacağın zirve başvurusuna bile "kendi omuzlarına tırman, başka nasıl yükselebilirsin ki" yazarsın. toplumcu gerçekçi yalnızlık da diyebilirsin buna. toplumun gerçeklerine kızmakta durumu özetler bazen.

herkesin bir ütopyası vardır. amaç her zaman o ütopyaya ulaşmak değildir bence. amaç ütopyanın varlığını korumak olmalı bazen. çünkü öyle bir zaman gelir ki; kurduğun hayallerin gerçekleşmesinden çok, kurduğun hayallerin halen orda olup olmadığını bilmeyi özlersin.

başı olmayan bir yazının sonu da olmaz hani. sen anlatırsan ben de dinlerim.

30 Ağustos 2011 Salı

mevsimler geçerken

birileri yazarsa uzun süredir ilk kez, benimde yazasım gelir tekrardan uzun sürede çokuncu kez.
bu aralar çok fazla düşünmeden yaşıyor, yeni oyuncağıma alışmaya çalışıyorum. hoş yani ben sevdim. yarın akşam arkadaşlarımla bir yola çıkıyorum, değişik bir deneyim olacak, ve bir gezi günlüğü oluşturmayı planlıyorum.

gökyüzü halen üzerimizde. endişe etmene gerek yok ;)
.

ha bu arada 22 ağustosta sanki kendilerini bileklerinden zincirlencekmiş gibi gösteren arkadaşlar, sesiniz çıkmadı, yanıldık diyemediniz. "bekleyip ne olup ne olmayacağını görüp eğer seni beni etkileyen birşey varsa beraber itiraz ederiz" dediğimde yaptığınız çığırtkanlıkları hatırlayın. söylediklerim halen geçerli, birşeylerin değişmesi lazım. ve sistem içerisinde çok fazla aksak çalışan çark var. ancak yapmak gerek söylemekten çok.

7 Ağustos 2011 Pazar

peki ya ne ile biter?

-kuşlar nasıl havada kalabiliyor?
-yıldızlar neden parlak?
-ağzımızdan çıkan sesler nasıl birbaşkasının kulağına gidebiliyor?
-yağmur nereden geliyor?
-suyun içinde daha uzun süre nasıl kalırım?
-insan davranışlarının temelinde ne var?

keşifler aklını yeni olasılıklara açabilen insanlar tarafından tarih boyunca gerçekleştirildi. her bir olay bir diğerini tetikledi, gerçekleşen her şey bir diğerini değiştirdi geliştirdi durdurdu veya duraklattı. değişken sayısı arttıkça hesaplamaların boyutuda karmaşıklaştı.
dar bir kaldırımda yürüyorsun, kaldırım kenarına parketmiş otomobilin kaldırıma bakan tarafındaki kapısı açılıyor, bu senin üç saniyelik duraklamana neden oluyor, senin kontrolün dışında gerçekleşen bu olay seni bir önceki olay zincirinden üç saniye daha geriye aldı, bunun anlamı; eğer duraklamamış olsaydın yol kenarında seni görüp yola doğru kaçan kedi -hepimiz biraz satanistiz- yoldan geçen arabanın fren yapmasına neden olcaktı buda arabanın kendi içerisindeki zaman dilimini etkiliyor vs. birde bunu tüm enerji sahibi olan objelere yani evrendeki tüm değişkenler üzerinde var olan büyük bir denklem büyük, bir olay zinciri olarak düşünün; herşey birbirini öyle etkiliyor ki. hayat kararlardan ibaret, hepimizin kararlarından. ve kararlarımız dışında döngüye etki eden değişkenlerden.
-küçük şey yoktur.


vereceğin her kararın neleri etkileyeceğini hesaplayamazsın, çünkü herşeyi kontrol edemezsin. sadece neleri etkileyebileceğini göz önünde bulundurmalısın, en azından birşeyleri değiştirebileceğinin ki zaten birşeyleri değiştirmekte olduğunun farkında olmalısın.

herşey bir soru ile başlar, diğer sorular ile devam eder, bir soru bir diğerini doğurur, cevaplar ise karanlık içerisinde bulacağın çatlakta gizlidir. ve bazen her yer çok karanlıktır.

find the crack
---

in a place, someone is playing guitar to someone. in another place, someone is telling stories to wind for someone. (=

22 Haziran 2011 Çarşamba

bir zehirdir 'tavsiye' bazen.

-ne sağır, ne körmüşüm. anlamını çıkarmak istediği bir yazıyı okuyan biri, işaretleri ve harfleri küçümsemez; yanılsama, rastlantı ve değersiz bir kabuk diye bakmayıp okur, inceler ve sever onları, her harf karşısında böyle davranır. oysa dünya kitabını ve kendi varlığımın kitabını okumak isteyen ben ne yaptım? işaretleri, harfleri hor gördüm, görüngüler dünyasına yanılsama, dedim; kendi gözümü ve kendi dilimi nasılsa var olmuş değersiz nesneler saydım. olamaz böyle şey, geride kaldı bu artık uyandım.

-yüzünde yorgunluk okunuyordu, mutlu bir hedefe ulaşmayan uzun bir yolda yürümenin verdiği yorgunluktu bu. yorgunluk okunuyordu yüzde, yeni başlayan hazan mevsimi okunuyor, gizli tutulmuş, heniz söze dökülmemiş, belki bilincine bile varılmamış bir korku okunuyordu; yaşlanmaktan korku, hazan mevsiminden korku, ölecek olmaktan korku.

-ah keşke bir yıldırım düşse üstüne, onu cansız yere serseydi! kaplanın biri çıkıp gelse de onu yiyip yutsaydı, bir şarap bir zehir olsaydı da onu hiçbir şey duyup hissetmez duruma soksaydı. her şeyi unuttursaydı ona, uyusa ve bir daha uyanmasaydı!  (hiç böyle hissettin mi :)

-ırmağın simgelerinden bir tanesini gördü ancak, bu da ruhunda bir çalkantıya yol açtı. gördü ki bu su akıyordu hep, sürekli akıyor, ama hep yerinde duruyordu, aynı suydu hep, ama yine de her an yeniydi! oh, kim kavrayabilir, kim anlayabilirdi bunu!

- dinlemeyi öğrenmek gerekir; dinlemeyi öğreniyordu en başta, sessiz bir yürekle, belkeyen, dışa açık bir ruhla, içinde tutkulara, isteklere kulak vermeyi öğreniyodu, yargılara, görüş ve düşüncelere yer vermeden.

-biliyorsun çünkü, yumuşak sertten güçlüdür, su kayadan güçlü, sevgi zorbalıktan güçlüdür.

17 Haziran 2011 Cuma

hele bir bugün oldu.

dışarda yağmur yağıyor, haziran ayının on yedinci günü. isa'nın doğuşundan 2011 yıl sonradayız. upper intermediate kurunu başarıyla bitirmemden bir hafta sonra proficiency sınavının ikinci gününün ortasındayız. evi alt katta olanlar yağmur sularından etkilenmez inşallah.



sınavlarım iyi geçti, beklediğimden iyiydi en azından herhangi bir olumsuzlukla karşılaşmadım. sanırım yaz okulu maz okulu demeden bitireceğim bu akademik yılı. sonuçlar çarşamba, sizinle paylaşırım.
ispanyolca sevgisi başladı bende, hoşuma gidiyor, bu yaz öğreneceğim az biraz.
bu akademik yılda bana yeni yeni şeyler öğreten, murat çoban, şule öz, sibel taş ve hatice bayındır hocalarıma sizin huzurunuzda teşekkür etmekte istedim. teşekkür ederim.

bi değişiklik olsun dedim, ttnet ten çıktım turknet e geçtim. çok daha hesaplı ve bağlantı farkı yok.
siddhartha diye bi kitap okuyorum (hermann hesse) çok ilginç, yukarıda bahsettiğim hatice hocam hediye etti.

havalar ısınmasın be böyle güzel, ben seviyorum yağmuru, getirdiklerini. fakat daha fazlası ekinlere meyvelere zarar, durabilir yağmur ama sıcak olmasın, bayılcak gibi oluyorum. en kötü yanıda hiç bayılmadım :D