Belki pek bir havalıydın
Saçların şekil, gözlerin mavi filan.
Bense pek bir karışıktım
Aklım nerede bilen yoktur her an.
Hava soğuktu, metro biraz daha sıcak.
Ben karışık, sen bir başka filan.
Aslında hiç gerek yoktu artisliğin.
Zaten istesemde kesin beceremem elime yüzüme bulaşır filan.
Sana şekil mi yapacakmışım? Nerde..
Saçlarım dağınık, gözlerim dalgın, parmaklarım dolma, ayakkabı 44 numara.
Ben karışık, gözlerin sanki bir ışık sisler bulvarında.
Sakin ol dedi oğlum, ne bu heves.
Git evine hadi, bize kestane kes.
Soba sönmeden közlensin biraz,
Anlat daha sonra onu, seni, meşe ağacının yaprağını filan.
Çekindim tabi, bilemem nasıl anlatayım kimi, neyi?
Sustum hemen dilim, başladı kafamdaki ben, sen ve meşe yaprağı filan.
Kestane sıcak el vurulmaz şimdi ona,
Ben karışık ve gözlerin sonbahar rüzgarı..
Yarım kalmış bir şiir denemesidir.
Dinlemeye çalıştığım kalbim ve aklımın birleşen sesidir.
A. Said Parlak / 15 Aralık 2013
Ankara.
said parlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
said parlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Aralık 2013 Pazar
30 Kasım 2013 Cumartesi
istersen
sisler bulvarı değil sadece eksilecek olan
eğer sen gidersen tüm bulvarlar yönsüz kalacak
ben sensiz kalacağım
bulvar ağlayacak
ben ağlayacağım.
fakat bitmiyor sen gidince hayat
biliyorum
zaman geçecek ve yeniden atacak yüreğim
aşka uçacağım/belki kanatlarımın yanacağını bilerek
gökyüzüne şatolar kuracağım yeniden
ve belki, dönüp geçmişe baktığımda
boşa gitmemiş olacak onca emek
çünkü artık daha sağlam basıyor olacağım yere
istersen gelip bakarsın
tam burada
sisler bulvarında.
23 kasım 2013
mr zagoncu
ankara
/atilla ilhan'ın sisler bulvarı şiirine ithafen/
eğer sen gidersen tüm bulvarlar yönsüz kalacak
ben sensiz kalacağım
bulvar ağlayacak
ben ağlayacağım.
fakat bitmiyor sen gidince hayat
biliyorum
zaman geçecek ve yeniden atacak yüreğim
aşka uçacağım/belki kanatlarımın yanacağını bilerek
gökyüzüne şatolar kuracağım yeniden
ve belki, dönüp geçmişe baktığımda
boşa gitmemiş olacak onca emek
çünkü artık daha sağlam basıyor olacağım yere
istersen gelip bakarsın
tam burada
sisler bulvarında.
23 kasım 2013
mr zagoncu
ankara
/atilla ilhan'ın sisler bulvarı şiirine ithafen/
18 Kasım 2013 Pazartesi
Gittin
bir şarkı ile başlamak güzeldir yine; alpay - yine yağmur yağıyor
bu şiirimi bir derste yazmışım, not kağıdını sekize katlayıp kalemkutuma tıkıştırmışım. bu gün rastladım ona. tarih yok, ancak duygu var.
zaman durmadı ve artık yoksun
ellerim ellerinden, gözlerim gözlerinden
ben senden yoksun
farketmiyor sözlerimin
ne kadar anlamlı olduğu
çünkü sen gittin
bulutlara kurduğumuz şatolar
onlar da kayboldu birden
anlam veremedim
alıştım zamanla ve barıştım zamanla
dün dağlarda dolaştım, evde yoktun
dağlar mı senden
sen mi dağlardan vazgeçtin?
yinede hep iyi söyledim ardından
suç sende değil
ne yaşadıysam ben
kara sevdadan..
Mr. Zagoncu
bu şiirimi bir derste yazmışım, not kağıdını sekize katlayıp kalemkutuma tıkıştırmışım. bu gün rastladım ona. tarih yok, ancak duygu var.
zaman durmadı ve artık yoksun
ellerim ellerinden, gözlerim gözlerinden
ben senden yoksun
farketmiyor sözlerimin
ne kadar anlamlı olduğu
çünkü sen gittin
bulutlara kurduğumuz şatolar
onlar da kayboldu birden
anlam veremedim
alıştım zamanla ve barıştım zamanla
dün dağlarda dolaştım, evde yoktun
dağlar mı senden
sen mi dağlardan vazgeçtin?
yinede hep iyi söyledim ardından
suç sende değil
ne yaşadıysam ben
kara sevdadan..
Mr. Zagoncu
7 Kasım 2013 Perşembe
hayallerimi su ve sabunla yıkadım
bu yazıyı şu şarkıyı dinleyerek dinle : Siya Siyabend - Can Evimden Vurdun
bu şarkının öyle bir anısı var ki ayrı bir yazı eder.
sahi insan neden hayal kurar? boşluğa düştüğünden, ister istemez, çok istediği birşey olduğundan, vizyon sahibi olduğundan, yaşamayı bilmediğinden, yaşayabileceğini bildiğinden, birşeye tutunmak istediğinden, kendini mutlu hissetmek istediğinden ... uzayıp giden bir sürü neden yazılabilir.
ancak bunları bilmenin yanında senin neden hayal kurduğunun bilincinde olmandır. kendini bilme serüveninin bir parçasıdır bu.
benim için hayal kurmak sanırım çok uzaklarda bir yerlere gitmek, çoğu zaman dağlarda dolaşmak, bazense çivilerin üzerinde yürüyerek zihinsel 'uç'lara ulaşmaktır.
kendimi denememdir bazen hayallerim. biryerlere getirir koyarım kendimi, denerim, olmazsa değiştiriveririm. olursa da büyütürüm hayallerimi.
hayallerim çoğu zaman herkesi kendim gibi zannetmem, herkesi kendime benzetmemdir. siz de düşünmüşsünüzdür sizin gibi olan bir dünya, düşünmedin mi yoksa?
hayaller var evet, belli başlı ve sonsuz sebeplerden dolayı. ancak bazen hayalleri rafa kaldırmanın vakti geldiğini sezersiniz. ben buna hayalimin kirlenmesi derim. gökyüzüne eğlenerek kurduğum tertemiz bir şatonun üzerine birisi işemişte kirlenmiş gibi.
ve ben hayallerimi su ve sabunla yıkadım. bazen birini de herkes ne kadar onu minik minik paylaştığımız kısa süreli anılardan ibaret sansa da, hayallerde başka bir yere koydum.
bu şarkının öyle bir anısı var ki ayrı bir yazı eder.
sahi insan neden hayal kurar? boşluğa düştüğünden, ister istemez, çok istediği birşey olduğundan, vizyon sahibi olduğundan, yaşamayı bilmediğinden, yaşayabileceğini bildiğinden, birşeye tutunmak istediğinden, kendini mutlu hissetmek istediğinden ... uzayıp giden bir sürü neden yazılabilir.
ancak bunları bilmenin yanında senin neden hayal kurduğunun bilincinde olmandır. kendini bilme serüveninin bir parçasıdır bu.
benim için hayal kurmak sanırım çok uzaklarda bir yerlere gitmek, çoğu zaman dağlarda dolaşmak, bazense çivilerin üzerinde yürüyerek zihinsel 'uç'lara ulaşmaktır.
kendimi denememdir bazen hayallerim. biryerlere getirir koyarım kendimi, denerim, olmazsa değiştiriveririm. olursa da büyütürüm hayallerimi.
hayallerim çoğu zaman herkesi kendim gibi zannetmem, herkesi kendime benzetmemdir. siz de düşünmüşsünüzdür sizin gibi olan bir dünya, düşünmedin mi yoksa?
hayaller var evet, belli başlı ve sonsuz sebeplerden dolayı. ancak bazen hayalleri rafa kaldırmanın vakti geldiğini sezersiniz. ben buna hayalimin kirlenmesi derim. gökyüzüne eğlenerek kurduğum tertemiz bir şatonun üzerine birisi işemişte kirlenmiş gibi.
ve ben hayallerimi su ve sabunla yıkadım. bazen birini de herkes ne kadar onu minik minik paylaştığımız kısa süreli anılardan ibaret sansa da, hayallerde başka bir yere koydum.
18 Ekim 2013 Cuma
değerlerin sorgulanması
kitabın ismi "zen ve motosiklet bakım sanatı".
ilk başlarda 'motosiklet bakım sanatını anladım da zen ne lan' diyordum ki az biraz anlamaya başladığımı sanıyorum. kitapla sohbet ediyorum, bazı yerlerin altını çiziyorum. işte altı çizililerimden bazıları;
Ve nedir iyi, Phaedrus,
ve nedir iyi olmayan -
Bunu söyleyecek birine ihtiyacımız var mı?
İkimiz de aynı şeye bakıyoruz, aynı şeyi görüyoruz, aynı şey hakkında konuşuyoruz, aynı şey hakkında düşünüyoruz, ama o bambaşka bir boyuttan bakıyor, görüyor ve düşünüyor.
Yönetsel ve kurumsal yapılanmalara da "sistem" demek doğrudur, çünkü bu örgütlenmeler motosikletinkiyle aynı yapısal kavramsal ilişkiler temelinde oluşturulmuşlardır. Tüm anlam ve amaçlarını yitirseler de, yapısal ilişkiler sayesinde ayakta kalırlar. İnsanlar fabrikaya gelir ve tümüyle anlamsız bir işi, soru sormadan, saat sekizden beşe dek yaparlar, çünkü bu yapı bunun böyle olmasını gerektirmektedir. Onların bu anlamsız yaşamı sürdürmelerini isteyen ne bir kötü adam ne de bir "ahlaksız herif" vardır; yalnızca yapı böyledir, sistem bunu gerektirir ve kimse, yalnızca anlamsız diye yapıyı değiştirme gibi tehlikeli bir işi üstlenmek istemez.
..ve saldırı yalnızca sonuçlara yönelik olduğu sürece hiçbir değişim olanaklı değildir.
Sistemler konusunda çok şey söylenmiştir; ama bu konu, hemen hiç anlaşılmamıştır.
Ama o zamana dek ve şu anda güneş parlak, hava serin, kafam net, önümüzde koca bir gün var, dağlara neredeyse geldik, bu gün yaşamak güzel. Bu hafif hava yaptı bunu. Yükseklere çıkmaya başladığınızda bunu hep hissedersiniz.
Bilimsel yöntemi uyguladığınızda her seferinde, nerede olduğunuzu, nereden geldiğinizi, nereye gideceğinizi ve nereye varmak istediğinizi bilirsiniz.
Tıkandığınız yerde, kesinlikle emin olduğunuz şeyi sorgulamanın vakti gelmiştir.
Einstein
"Bu konuya girmiş hiç kimse" diyordu, "görüngülerle bunların teorik ilkeleri arasında teorik bir köprü bulunmamasına karşın, pratikte, teorik sistemin tek belirleyicisinin görüngüler dünyası olduğunu yadsıyamaz."
Diyordu ki, günümüzdeki toplumsal krizlerin nedeni aklın kendi doğasındaki bir genetik bozukluktur. Ve bu genetik bozukluk giderilinceye dek krizler hep olacaktır. Günümüzdeki akılcılık biçimleri, toplumu daha iyi bir dünyaya doğru ilerletmiyor. Bu daha iyi dünyadan gittikçe uzaklaştırıyor. Bu akılcılık biçimleri Rönesans'tan bu yana etkinliğini sürdürürdü. Yiyecek, giyecek ve barınak gereksinimleri baskın durumda olduğu sürece de sürdürecek. Oysa şu anda büyük halk kitleleri için bu gereksinimler her şeyin üzerinde değildir, bu yüzden antik çağlardan beri kuşaktan kuşağa geçip bize gelmiş tüm akıl yapısı artık geçerli değildir. Gerçek niteliği görülmeye başlanmıştır - duygusal yönden sahte, estetik yönden anlamsız ve ruhsal yönden boş. Bugün olduğu ve gelecekte uzun süre olmayı sürdüreceği durum budur. *
Yolculuk etmek bazen varmaktan daha iyidir.
Bu gün gün ışığında her şey öylesine yoğun ki. Gölgeler karanlık, aydınlıklar parlak. Gökyüzü koyu mavi.
Sanki, yapımı saatlerce sürmüş yapılar bir başka düşünce ya da işin en ufak şaşırtmasıyla darmadağın olacaktı.
Oraya çok az insan yolculuk yapar. Maddi dünyanın bu içinde bulunduğumuz yüksek ülkesi gibi, burada gezmenin hiçbir gerçek kazancı yoktur; bazı kişiler için ise bu yolculuğun, cefasını çekmeye değer kılan, kendine özgü sert bir güzelliği vardır.
Ama ben motosikletin sürekliliğiyle gerçekten ilgileniyorum; onu düşünmeyi, onun hakkında konuşmayı gerçekten istiyorum ve bunun sonucunda, öğle yemeğinde konuşmaya elverişli, alışılmış konulardan uzaklaşma eğilimi gösteriyorum ki bu da bana ketum, uzak bir görünüm veriyor. Bu bir sorun.**
Resmi olarak okul, bir "eğitim fakültesi"ydi. Bir eğitim fakültesinde öğretirsiniz, öğretirsiniz, öğretirsiniz; araştırma için zaman yoktur, düşünmek için zaman yoktur, dış olaylara katılmak için zaman yoktur. Salt öğret, öğret, öğret ve sonunda zekanız söner, yaratıcılığınız körlenir ve neden böyle sönük olduğunuzu anlamayan, olan bitenden habersiz, masum öğrencilerden oluşan ve birbiri ardınca gelen dalgalara tekrar tekrar aynı sıkıcı şeyleri anlatan bir otomatik makine olursunuz. Sizi sönük bulan öğrenci size saygısını yitirir ve bu saygısızlığı ötekilere de yayar. Böyle biteviye öğretmenizin nedeni, bunun hem gerçek eğitim veriyormuş gibi görünüm elde etmenin hem de bir üniversiteyi en kolay yoldan götürmenin akıllıca bir yolu olmasıdır. (Bir hoca ağzından anlatıyor.)*
Gerçek üniversite zihinsel bir durumdur.
Tümüyle güvendiğiniz bir şeye asla kendinizi adamazsınız. Kimse yarın güneşin doğacağını fanatik bir biçimde haykırmaz. Çünkü güneşin yarın doğacağını herkes bilir.
*Muhteşem bir analiz
**Bazen aynı şeyi hissediyorum.
ilk başlarda 'motosiklet bakım sanatını anladım da zen ne lan' diyordum ki az biraz anlamaya başladığımı sanıyorum. kitapla sohbet ediyorum, bazı yerlerin altını çiziyorum. işte altı çizililerimden bazıları;
Ve nedir iyi, Phaedrus,
ve nedir iyi olmayan -
Bunu söyleyecek birine ihtiyacımız var mı?
İkimiz de aynı şeye bakıyoruz, aynı şeyi görüyoruz, aynı şey hakkında konuşuyoruz, aynı şey hakkında düşünüyoruz, ama o bambaşka bir boyuttan bakıyor, görüyor ve düşünüyor.
Yönetsel ve kurumsal yapılanmalara da "sistem" demek doğrudur, çünkü bu örgütlenmeler motosikletinkiyle aynı yapısal kavramsal ilişkiler temelinde oluşturulmuşlardır. Tüm anlam ve amaçlarını yitirseler de, yapısal ilişkiler sayesinde ayakta kalırlar. İnsanlar fabrikaya gelir ve tümüyle anlamsız bir işi, soru sormadan, saat sekizden beşe dek yaparlar, çünkü bu yapı bunun böyle olmasını gerektirmektedir. Onların bu anlamsız yaşamı sürdürmelerini isteyen ne bir kötü adam ne de bir "ahlaksız herif" vardır; yalnızca yapı böyledir, sistem bunu gerektirir ve kimse, yalnızca anlamsız diye yapıyı değiştirme gibi tehlikeli bir işi üstlenmek istemez.
..ve saldırı yalnızca sonuçlara yönelik olduğu sürece hiçbir değişim olanaklı değildir.
Sistemler konusunda çok şey söylenmiştir; ama bu konu, hemen hiç anlaşılmamıştır.
Ama o zamana dek ve şu anda güneş parlak, hava serin, kafam net, önümüzde koca bir gün var, dağlara neredeyse geldik, bu gün yaşamak güzel. Bu hafif hava yaptı bunu. Yükseklere çıkmaya başladığınızda bunu hep hissedersiniz.
Bilimsel yöntemi uyguladığınızda her seferinde, nerede olduğunuzu, nereden geldiğinizi, nereye gideceğinizi ve nereye varmak istediğinizi bilirsiniz.
Tıkandığınız yerde, kesinlikle emin olduğunuz şeyi sorgulamanın vakti gelmiştir.
Einstein
"Bu konuya girmiş hiç kimse" diyordu, "görüngülerle bunların teorik ilkeleri arasında teorik bir köprü bulunmamasına karşın, pratikte, teorik sistemin tek belirleyicisinin görüngüler dünyası olduğunu yadsıyamaz."
Diyordu ki, günümüzdeki toplumsal krizlerin nedeni aklın kendi doğasındaki bir genetik bozukluktur. Ve bu genetik bozukluk giderilinceye dek krizler hep olacaktır. Günümüzdeki akılcılık biçimleri, toplumu daha iyi bir dünyaya doğru ilerletmiyor. Bu daha iyi dünyadan gittikçe uzaklaştırıyor. Bu akılcılık biçimleri Rönesans'tan bu yana etkinliğini sürdürürdü. Yiyecek, giyecek ve barınak gereksinimleri baskın durumda olduğu sürece de sürdürecek. Oysa şu anda büyük halk kitleleri için bu gereksinimler her şeyin üzerinde değildir, bu yüzden antik çağlardan beri kuşaktan kuşağa geçip bize gelmiş tüm akıl yapısı artık geçerli değildir. Gerçek niteliği görülmeye başlanmıştır - duygusal yönden sahte, estetik yönden anlamsız ve ruhsal yönden boş. Bugün olduğu ve gelecekte uzun süre olmayı sürdüreceği durum budur. *
Yolculuk etmek bazen varmaktan daha iyidir.
Bu gün gün ışığında her şey öylesine yoğun ki. Gölgeler karanlık, aydınlıklar parlak. Gökyüzü koyu mavi.
Sanki, yapımı saatlerce sürmüş yapılar bir başka düşünce ya da işin en ufak şaşırtmasıyla darmadağın olacaktı.
Oraya çok az insan yolculuk yapar. Maddi dünyanın bu içinde bulunduğumuz yüksek ülkesi gibi, burada gezmenin hiçbir gerçek kazancı yoktur; bazı kişiler için ise bu yolculuğun, cefasını çekmeye değer kılan, kendine özgü sert bir güzelliği vardır.
Ama ben motosikletin sürekliliğiyle gerçekten ilgileniyorum; onu düşünmeyi, onun hakkında konuşmayı gerçekten istiyorum ve bunun sonucunda, öğle yemeğinde konuşmaya elverişli, alışılmış konulardan uzaklaşma eğilimi gösteriyorum ki bu da bana ketum, uzak bir görünüm veriyor. Bu bir sorun.**
Resmi olarak okul, bir "eğitim fakültesi"ydi. Bir eğitim fakültesinde öğretirsiniz, öğretirsiniz, öğretirsiniz; araştırma için zaman yoktur, düşünmek için zaman yoktur, dış olaylara katılmak için zaman yoktur. Salt öğret, öğret, öğret ve sonunda zekanız söner, yaratıcılığınız körlenir ve neden böyle sönük olduğunuzu anlamayan, olan bitenden habersiz, masum öğrencilerden oluşan ve birbiri ardınca gelen dalgalara tekrar tekrar aynı sıkıcı şeyleri anlatan bir otomatik makine olursunuz. Sizi sönük bulan öğrenci size saygısını yitirir ve bu saygısızlığı ötekilere de yayar. Böyle biteviye öğretmenizin nedeni, bunun hem gerçek eğitim veriyormuş gibi görünüm elde etmenin hem de bir üniversiteyi en kolay yoldan götürmenin akıllıca bir yolu olmasıdır. (Bir hoca ağzından anlatıyor.)*
Gerçek üniversite zihinsel bir durumdur.
Tümüyle güvendiğiniz bir şeye asla kendinizi adamazsınız. Kimse yarın güneşin doğacağını fanatik bir biçimde haykırmaz. Çünkü güneşin yarın doğacağını herkes bilir.
*Muhteşem bir analiz
**Bazen aynı şeyi hissediyorum.
19 Eylül 2013 Perşembe
Tıkır tıkır işleyen çarkın hikayesi..
Artık çoğumuzun cep telefonları var. Dijital dünya bize kucak açtıkça mekanik dünyadan biraz daha uzaklaşıyoruz.
Bir saatçi dükkanı hayal edin, günde binlerce insanın önünden geçtiği bir caddede kuyumcu dükkanları arasında sıkışmış beş metrekarelik bir dükkan. İçeride sakalları ağarmış bir metre altmış santim boyunda gözlüklü minyon bir dede. önünde saatler, duvarda saatler, aklında saatlerin çarkları var..
En son beş sene önce görmüştü beni. Dükkana girdim verdim selamımı, o da aldı. Nasılsın? diye sordu. Beni hatırlamıştı. En son ne zaman gördüğünü ne kadar büyümüş olduğumu anlattı.
Beş metrekarelik dükkanda, yılların saatçisi "saatçi amca" bildiği en iyi işi ve aslında bildiği tek işi senelerdir yapıyor. Beş senenin ardından beni tanıdığına göre düşünüyorum;
"Bir saatçi için zamanın çarkları çok farklı dönüyor."
Zaman çarkı döner.. Ve tarih her zaman kendini tekrar eder.. Taa ki kötülükle iyiliğin son savaşı başlayana kadar..
Bir saatçi dükkanı hayal edin, günde binlerce insanın önünden geçtiği bir caddede kuyumcu dükkanları arasında sıkışmış beş metrekarelik bir dükkan. İçeride sakalları ağarmış bir metre altmış santim boyunda gözlüklü minyon bir dede. önünde saatler, duvarda saatler, aklında saatlerin çarkları var..
En son beş sene önce görmüştü beni. Dükkana girdim verdim selamımı, o da aldı. Nasılsın? diye sordu. Beni hatırlamıştı. En son ne zaman gördüğünü ne kadar büyümüş olduğumu anlattı.
Beş metrekarelik dükkanda, yılların saatçisi "saatçi amca" bildiği en iyi işi ve aslında bildiği tek işi senelerdir yapıyor. Beş senenin ardından beni tanıdığına göre düşünüyorum;
"Bir saatçi için zamanın çarkları çok farklı dönüyor."
Zaman çarkı döner.. Ve tarih her zaman kendini tekrar eder.. Taa ki kötülükle iyiliğin son savaşı başlayana kadar..
23 Ekim 2012 Salı
berrak sudaki kırmızı balık
fesleğen kokuyor dünya.. ve ben yeniden yazıyorum.
bugün bir çılgınlık edip ruhsatı sigortası muayenesi plakası olmayan bir motorsiklet aldım.
günüm çok bunaltıcı geçti kısaca özetliyorum.
gece -- heyecanla uyku bölünmeleri ve motorsikletli rüyalar.
sabah 7 kalkış evrak hazırlıkları ıvır zıvır
sabah 7.55 evden çıkıyorum
sabah 8.35 motorun yanındayım
sabah 9.00 motorun sahibi motor adamın arkadaşının üstüneymiş onu bekliyoruz
sabah 10.00 motor -- -- --
sabah 10.15 sonunda motorun devrini alıyorum
sabah 10.35 motora binip eve geçiyorum (eve gelirken devir saatinin çalışmadıgını fark ediyorum)
saat 10.55 evdeyim motorun üstünü örtüp kaskı eve bırakıp metroya biniyorum
saat 11.33 sıhıyeden inmişim üzerimin çok pis motor yağı koktuğunu farkedip 5 tl verip jagler marka bir deodorant elimde üzerime sıkarak servise doğru koşuyorum.
saat 11.45 servis hareket ediyor
saat 12.30 okuldayım. bir dersini kaçırdığımı sandığım dersin hocasının gelmemiş esasında bir saat erken de boşa gelmiş oldugumu düşünüyorum.
saat 12.50 motorun muayenesi için internet başvuru sistemini kurcalıyorum ancak bir sonuç elde edemiyorum 0850 ile başlayan ve dakikası bilmem kaç tl olan numarayı arayıp randevu almaktan başka bir çarem kalmıyor ve üzülerek numarayı tuşluyorum. muayene randevusunu haftaya anca alabileceğimi sanmama rağmen yarına boş yer varmış 24 ekim sabahına alıyorum randevuyu. ancak sigortasını randevudan önce yaptırmam gerekiyor bu yüzden okul çıkışı planlarımda bir değişiklik yapıyorum buda canımı fena halde sıkıyor.
saat 13.30 termodinamik dersine giriyorum. hocanın ne anlattığı hakkında en ufak bir fikrim yok.
dipnot: bir önceki dönem not ortalamam 3.70
saat 14.45 bir derse girmiş ve sıhıye servisine geri binip sigorta şirketi bulup sigortamı yaptırmak istiyorum cebimde 70 lira var.
15.40 kumrular ile ziya gökalp arasındaki sokaklarda dolaşıp binaları süzerek sigortacı tabelası aramaktayım. bir önceki motorum SARVEN için en ucuz fiyatı veren ALLİANZ sigortayı arıyorum ama bulamadığım için başka bir sigorta şirketine giriyorum.
Saat bilmiyorum: yorgunum akköprüden inip 15 dakika yürüyorum sigorta şirketindeyim 1-2 dakikada 2 tane a4 kagıdı veriyorlar. borcum ne diyorum 10 lira diyor (namussuz). yan binadan 50 kuruşa aldığı kağıt için.
Saat bilmiyorum çünkü şarjım bitmiş. bu arada kol saati takma alışkanlığım olsa diye içimden geçiriyorum.
güzel bir akşam geçirdikten sonra eve dönüyorum
saat 8 felan.motorsikletin tekerinden geçirdiğim 3 metre kalın zincirin iki ucunu iliştirip kitlediğim asma kilidin sadece birtane biricik olan anahtarı yok ortada. terslik bu ya.. olacak yani. bir üzüntü bir sıkıntı basıyor beni. ki bu arada BABA denilen şey ortaya çıkıyor. aşağı iniyor. binanın karşısındaki dükkan sahibi arkadaşlarından SUcu arkadaşına gidiyor, (abi beni 2 yaşımdan beri tanır). ve kilidi açarız cevabı alıyorum. 15 saniyede kesilen kilit beni mutlu ediyor :). hırdavatçıya gidiyorum kapalı. yeni kilit yok. sucu diyorki zaten bunlar bir işe yaramaz ben bunu çekiçlede kırardım sessizce. baktıki ben zor durumdayım yarın getir sabah 8de haa diyerekten kendi dükkanının kilidini veriyor. ben duygulanıyorum. vay be diyorum. abi de "ata hürmetimiz yoksada sahibine hürmetimiz var" diyor. beni aşan bir söz olduğundan pek kurcalamıyorum..
evdeyim en azından birşeyler yazmış oldum. tarihede bu günümü geçirmiş oldum. (yada ben öyle düşünüyorum)
eh çok okutuk gerçi sen yazıyı okumadan fotoğraflara baktın ama telefonla çektiğim birkaç görüntüyü paylaşayım sizinlen:
Maşallah deyin..-
video ya gülmeyin lütfen. uçan motor
Etiketler:
Ahmet Said Parlak,
allianz motorsiklet fiyat,
kanuni,
kanuni tiger,
kanuni tiger 250,
mister zagoncu,
mr zagoncu,
mr.zagoncu,
said parlak,
tiger 250,
tiger250,
uçan motor,
uçan motor video
Yer:
Ankara, Türkiye
18 Aralık 2011 Pazar
Bike
bu da bir pazar sabahı yazısı olsun.
gökyüzünde asılı bulutlar görünmez ipleriyle bir kukla gibi oynuyorlar. kuklacımız "rüzgar". gökyüzünün altında insanlar görmemek için direttikleri ipleriyle düzenin gerektirdiği gibi alışılagelmişliklere devam ederlerken, suyun akışının neresinde olduğunu sorguluyordur belki bazıları.
hayatım o kadar düzensizki hangi düzenin gerektirdiği düzensizliğe uyduğumu düşünmeden edemiyorum. hah birde hani önceki gönderilerimde paylaştığım ve hava attığım gitarım vardıya. bir buçuk aydır elime almadım. huzursuzum.
ve ben bi şarkı dinleyip dururum bu aralar. gülümsetirde hani.
youtube da bulamadığım için linki ekliyorum tıklarsan dinleyebilirsin.
gökyüzünde asılı bulutlar görünmez ipleriyle bir kukla gibi oynuyorlar. kuklacımız "rüzgar". gökyüzünün altında insanlar görmemek için direttikleri ipleriyle düzenin gerektirdiği gibi alışılagelmişliklere devam ederlerken, suyun akışının neresinde olduğunu sorguluyordur belki bazıları.
hayatım o kadar düzensizki hangi düzenin gerektirdiği düzensizliğe uyduğumu düşünmeden edemiyorum. hah birde hani önceki gönderilerimde paylaştığım ve hava attığım gitarım vardıya. bir buçuk aydır elime almadım. huzursuzum.
ve ben bi şarkı dinleyip dururum bu aralar. gülümsetirde hani.
youtube da bulamadığım için linki ekliyorum tıklarsan dinleyebilirsin.
Etiketler:
Ahmet Said Parlak,
asp,
bike,
mister zagoncu,
pazar,
pink floyd,
said parlak
27 Kasım 2011 Pazar
Özlemler..
bir liderlik zirvesi sonrası düşüncelerimi yazacağım.
bir hayal şehri istanbul'da, hayllerine ortak arayan 2300 kişi ile lütfü kırdar kongre merkezinde toplandık. bildiklerimizi hatırlayıp daha da pekiştirme imkanı bulduk, bilmediğimiz bir çok önemli düşünceyi çok önemli insanlardan dinledik.
bir hayal şehri istanbul'da, hayllerine ortak arayan 2300 kişi ile lütfü kırdar kongre merkezinde toplandık. bildiklerimizi hatırlayıp daha da pekiştirme imkanı bulduk, bilmediğimiz bir çok önemli düşünceyi çok önemli insanlardan dinledik.
"fikir üreten + hareket üreten = dünyayı değiştiren"
"kendine ve dünyaya aç ve açık olmak"
ve istanbul.. hiçbir yerini gezemedim bu sefer. sadece görmeden de olur ya hani bazı şeyler, görmeden senden benden çok başarıya sahip olabilir ya insanlar. onları taklit etmeyi denedim, istanbulda, istanbulu görmeden, istanbulu hissetmeye çalıştım.
birkaç da fotoğraf paylaşayım sizinle, bu sefer bol fotoğraflı olsun gönderim.
dipnot: "sen bir düşün! hangi yolculuğun hangi düşün?" isimli yazımın altına yorum yapan arkadaşlar hediyelerini almak için "ahmetsaid@engineer.com" adresine iletişim bilgilerini gönderebilirler..
selim ve kerim kardeşler, görme engelliler ve başardıkları şey muhteşem
daha fazla bilgi için. http://www.selimkerim.com/
daha fazla bilgi için. http://www.selimkerim.com/
lütfü kırdar yanı olunca tanesi 83.3 kuruş.
buğaz'ı hiç böyle görmüşmüydün.. :)
23 Kasım 2011 Çarşamba
isimsiz bir yayın
sıkışılmış kalmış biyerlerden sıkılmış kalmış bir jonglörün öyküsüdür.
bazıları içindeydi duvarların, bazıları sadece arasında. o da arasında olanlardandı belki hiç görülmemiş yükseklikleriyle hiç tarif edilemeyecek kalınlıktaki duvarların. duvarlar dedik ya işte içine çook insan alabilirdi duvarlar. onlar ki daha çokları gelsin isterlerdi duvarların içine, çünkü duvarların içinde hiç yalnız kalmazdın. peki ya diğer taraf? duvarların arası nasıl bir yerdir bilirmisiniz. duvarların arası demek; etrafında kocaman kocaman karanlıklar tarafından baskıya uğramak, içeri çekilmeye çalışmak, kaçmak, neden kaçtığını, neden kaçırdığını gözlerini anlatamamak, yalnız kalmakla eş değerdi. ve tüm bunlar bembeyaz yaşamaya tam anlamıyla değerdi :)
o kada alışırsınki belli bir zaman sonra. yalnızlık zor gelmemeye başlar. hatta katılacağın zirve başvurusuna bile "kendi omuzlarına tırman, başka nasıl yükselebilirsin ki" yazarsın. toplumcu gerçekçi yalnızlık da diyebilirsin buna. toplumun gerçeklerine kızmakta durumu özetler bazen.
herkesin bir ütopyası vardır. amaç her zaman o ütopyaya ulaşmak değildir bence. amaç ütopyanın varlığını korumak olmalı bazen. çünkü öyle bir zaman gelir ki; kurduğun hayallerin gerçekleşmesinden çok, kurduğun hayallerin halen orda olup olmadığını bilmeyi özlersin.
başı olmayan bir yazının sonu da olmaz hani. sen anlatırsan ben de dinlerim.
bazıları içindeydi duvarların, bazıları sadece arasında. o da arasında olanlardandı belki hiç görülmemiş yükseklikleriyle hiç tarif edilemeyecek kalınlıktaki duvarların. duvarlar dedik ya işte içine çook insan alabilirdi duvarlar. onlar ki daha çokları gelsin isterlerdi duvarların içine, çünkü duvarların içinde hiç yalnız kalmazdın. peki ya diğer taraf? duvarların arası nasıl bir yerdir bilirmisiniz. duvarların arası demek; etrafında kocaman kocaman karanlıklar tarafından baskıya uğramak, içeri çekilmeye çalışmak, kaçmak, neden kaçtığını, neden kaçırdığını gözlerini anlatamamak, yalnız kalmakla eş değerdi. ve tüm bunlar bembeyaz yaşamaya tam anlamıyla değerdi :)
o kada alışırsınki belli bir zaman sonra. yalnızlık zor gelmemeye başlar. hatta katılacağın zirve başvurusuna bile "kendi omuzlarına tırman, başka nasıl yükselebilirsin ki" yazarsın. toplumcu gerçekçi yalnızlık da diyebilirsin buna. toplumun gerçeklerine kızmakta durumu özetler bazen.
herkesin bir ütopyası vardır. amaç her zaman o ütopyaya ulaşmak değildir bence. amaç ütopyanın varlığını korumak olmalı bazen. çünkü öyle bir zaman gelir ki; kurduğun hayallerin gerçekleşmesinden çok, kurduğun hayallerin halen orda olup olmadığını bilmeyi özlersin.
başı olmayan bir yazının sonu da olmaz hani. sen anlatırsan ben de dinlerim.



