Düşüncelerim kendini tekrar ediyor. Aynı tasfir hiç değişmiyor. Ve mavi nokta güneş etrafında bir tur daha dönüyor.
Biraz uzaklaşınca bile görünmeyen mavi noktanın içinde elbette görünmeyen bizler, bir iz bırakma peşinde savrulup gidiyoruz. Bu blog benim en devamlı izim olabilir. Hangi defterin hangi sayfasına neler karaladığımı bile hatırlamıyorum. Ki defterler çoktan geri dönüşüp restoranların masaları üzerindeki kalitesiz pecetelere dönüştüler bile.
Ayşem nasıl da hızlı büyüyor, gülüşlerini ve ağlayışlarını kaçırdığım için üzüntü hissediyorum. Ailem büyüyor ancak ailem, ben ve arkadaşlarım yaşlanıyor, değişiyoruz. Oradan huysuz bir adamın "ee ne olmasını bekliyordun? böyle oldu, böyle olur" dediğini duyuyorum.
Huysuz bir adam için yeni yılın pek bir afililiği yoktur, o bilir ki bizler küçük telaşlarımızda boğuluruz. Bu telaşlar bizi bize düşüren, bizi bizden ayıran, bizi kör eden telaşlar.
Devamı gelecek..
31 Aralık 2019 Salı
5 Kasım 2019 Salı
Bir gün ölünce
Bir gün ölünce yaşanılmış ve yaşanılacak olanlar unutulacak. Çok acı gerçeklerle yüzleşmeyi sağlıyor ölüm gerçeği insanda. Ne her an hatırlayabiliyorum - ki o zaman çok farklı bir şekilde yaşardım. Ne de unutabiliyorum.
Şu an ölmüş olsan etrafındaki her şey yaşamaya bir şekilde devam ederdi. Yatağımda uzanıp ölmüş olduğumu düşündüm. Babam televizyon izliyor, annem çay demliyor, ablam Ayşem ile oynuyor. Beni seven tanıyan herkes bir şekilde hayatlarına devam ediyor.
Zaman zaman durup düşünüyorlar, benim iyi ve kötü huylarım akıllarına geliyor. Beraber geçirdiğimiz zamanlar akıllarına geliyor. Ders çıkarıyorlar, üzülüyorlar, vay anasını diyorlar. Yaşamaya devam ediyorlar.
En çok eşyalarıma ne olur diye merak ediyorum. Bir gün ölünce evleneceğim kadına yazdığım ilk mektubu kim okumuş olacak, odamdaki eşyaları bozmaya kim cesaret edebilecek? Mail kutumda birikecek milyonlarca mail'in farkına google varacak mı? Sahiden google'ın ölen insanların hesaplarını anlayabildiği bir algoritması var mı?
Birden kağıdı ters çeviriyorum. Bu sefer kendimiz değil bir başkası ölüyor, çoğunlukla daha yaşlılar. Bir kaç ay üzüldükten sonra ardında bıraktıklarının nasıl paylaşacağını düşünen bir kalabalık.
Kafamdan bu düşüncelerin geçmesi mi daha mekruh yoksa bunları buraya yazmam mı bilemiyorum. En kötü gerçeklerle yüzleşmek psikolojimi artık daha kötü etkiliyor. Çünkü en kötü gerçekler daha bir gerçek geliyor bana.
Yeni bir kağıt alıyorum. Uğrunda öleceğimiz ve hatta "kurban olurum sana" diyecek kadar sevdiklerimiz var. Onlar iyi ki varlar, sevenler iyi ki varlar, sevgi iyi ki var.
Uzunca bir süre burada Tolstoy'un "İnsan ne ile yaşar?" ı hakkında göndermeler yapmıştım. Ben yine aynı sonuca çıkıyorum. İnsan sevgi ile yaşar. Hulasa buradaki esaslı kelimenin sevgi değil yaşar olduğunu düşünelim. İnsan bir şekilde yaşıyor, belki de elimizde olan tek şey bu, tek değiştirilemeyecek seçenek. Zamanın akışını istesek de durduramıyoruz, bir şekilde geçiyor. Hepiniz bu cümleyi okuduktan sonra gözlerinizi kapatın ve 7ye kadar sayın. Bu 7 saniyenin geçmesini hiçbir şekilde engelleyemeyeceksiniz.
Velhasıl bu 7 saniyede kendime bakıyorum. Yaptığım hatalara bakmadığım sürece yaşayacağım diğer 7 saniyelerde karşılaşacağım sıkıntıların boyutunun büyüyeceğini düşünüyorum. İnsanın kendine bakması gerektiğini söylemesi ile kendini değiştirmeye başlaması çok farklı şeyler. Değişim 7 saniyede gerçekleşemeyecek bir şey. Burada şanslı olduğumuz bir konuya değinmek istiyorum.
Ne yaparsak yapalım önümüzdeki 7 saniyeleri durduramayacağız. Öyleyse kendine dönüp bak. Sevdiklerine sarıl.
Şu an ölmüş olsan etrafındaki her şey yaşamaya bir şekilde devam ederdi. Yatağımda uzanıp ölmüş olduğumu düşündüm. Babam televizyon izliyor, annem çay demliyor, ablam Ayşem ile oynuyor. Beni seven tanıyan herkes bir şekilde hayatlarına devam ediyor.
Zaman zaman durup düşünüyorlar, benim iyi ve kötü huylarım akıllarına geliyor. Beraber geçirdiğimiz zamanlar akıllarına geliyor. Ders çıkarıyorlar, üzülüyorlar, vay anasını diyorlar. Yaşamaya devam ediyorlar.
En çok eşyalarıma ne olur diye merak ediyorum. Bir gün ölünce evleneceğim kadına yazdığım ilk mektubu kim okumuş olacak, odamdaki eşyaları bozmaya kim cesaret edebilecek? Mail kutumda birikecek milyonlarca mail'in farkına google varacak mı? Sahiden google'ın ölen insanların hesaplarını anlayabildiği bir algoritması var mı?
Birden kağıdı ters çeviriyorum. Bu sefer kendimiz değil bir başkası ölüyor, çoğunlukla daha yaşlılar. Bir kaç ay üzüldükten sonra ardında bıraktıklarının nasıl paylaşacağını düşünen bir kalabalık.
Kafamdan bu düşüncelerin geçmesi mi daha mekruh yoksa bunları buraya yazmam mı bilemiyorum. En kötü gerçeklerle yüzleşmek psikolojimi artık daha kötü etkiliyor. Çünkü en kötü gerçekler daha bir gerçek geliyor bana.
Yeni bir kağıt alıyorum. Uğrunda öleceğimiz ve hatta "kurban olurum sana" diyecek kadar sevdiklerimiz var. Onlar iyi ki varlar, sevenler iyi ki varlar, sevgi iyi ki var.
Uzunca bir süre burada Tolstoy'un "İnsan ne ile yaşar?" ı hakkında göndermeler yapmıştım. Ben yine aynı sonuca çıkıyorum. İnsan sevgi ile yaşar. Hulasa buradaki esaslı kelimenin sevgi değil yaşar olduğunu düşünelim. İnsan bir şekilde yaşıyor, belki de elimizde olan tek şey bu, tek değiştirilemeyecek seçenek. Zamanın akışını istesek de durduramıyoruz, bir şekilde geçiyor. Hepiniz bu cümleyi okuduktan sonra gözlerinizi kapatın ve 7ye kadar sayın. Bu 7 saniyenin geçmesini hiçbir şekilde engelleyemeyeceksiniz.
Velhasıl bu 7 saniyede kendime bakıyorum. Yaptığım hatalara bakmadığım sürece yaşayacağım diğer 7 saniyelerde karşılaşacağım sıkıntıların boyutunun büyüyeceğini düşünüyorum. İnsanın kendine bakması gerektiğini söylemesi ile kendini değiştirmeye başlaması çok farklı şeyler. Değişim 7 saniyede gerçekleşemeyecek bir şey. Burada şanslı olduğumuz bir konuya değinmek istiyorum.
Ne yaparsak yapalım önümüzdeki 7 saniyeleri durduramayacağız. Öyleyse kendine dönüp bak. Sevdiklerine sarıl.
10 Şubat 2019 Pazar
Yirmi Altıncı İsim Günümde
Ne derler bilirsiniz "dont breake the chain". Lakin hafiften zinciri çatlattık be. 8 senelik rutini bozdum ve aynı gün yazamadım. Neyse ki 1 günden bir şey olmaz.
İlk çeyreği de geride bıraktık. Gözümüz yükseklerde, aklımız havada uzunca sayılabilecek bir süre. Hani yirmilere adım atınca gülerek ve tam mizahla "yaşlandık be" deriz ya, şimdi benim yaşımda harbiden bunu hissediyorsunuz. Enerjiniz düşüyor falan değil. Mutsuzluk gibi bir şey de değil bu, ancak böyle bir durgunluk yere basmak falan. Seneler boyunca tüm fotoğraflarımda gökyüzüne bakardım, halen bu değişmedi ancak "garip mi durur" diye bir saniye düşünülen yaşa geldim işte.
Sarı bir kamyon buldum, biraz yıpranmış. Kasası oldukça sağlam. Tekerine ip dolanmıştı ipi çıkardım çek-bırak hali de çalışıyor. Ve bu kamyonu çok sevdim, sarı olan her şey ayrı bir güzel geliyor artık.
İtalya'dan geldim geleli geçen zaman pek bir soyut geliyor. Çok hızlı geliyor. Motosiklet alacağım lakin piyasanın durumunu görmeyi bekliyorum. Bu yaz tın tın gezmeyi düşünüyorum. Zaten vın vın gezmek bana ters.
Ne demiştik motosiklet ile A noktasından B noktasına giderken içinde bulunduğun C noktasının da tadına bakarsın, keyfini yaşarsın. Ben de 0 noktasından öleceğim vakit olan noktaya doğru istesem de durduramayacağım zaman çizgisinde ilerliyorum. İçinde bulunduğum 26 yaş (C noktası) bana neler gösterecek bakacağız. Aslında bakıyoruz, şuan bu yazıyı okuyorsan senin C noktan bu an. Ânı yaşa söylemine dönüp dolaşıp çıkıyoruz. Ama yaşadığımız anlar gelecek planlamasından tamamen soyutlanmış bir şekilde olursa sıkıntı.
Bende bazı değişimler oluyor, eksisine göre daha net bir insanım, daha kısa ve öz bir şekilde kendimi ifade ediyorum. Belki derin ve anlamlı cümleler kurmanın dışarıya çok bir şey ifade etmediğini düşündüğümden veya buna üşendiğimden olabilir. Evet üşenmek denilince aklıma bu blog sayfası gelir. Ayda-yılda bir yazma deyişinin ilk kısmı olan ayda yazmayı bırakıp yılda bir yazar oldum. Gerçi ben hep amatör bir yazar oldum. Belki bir gün Ay'a gider orada yazar olurum. Ayda çok yazarım.
Sarı kamyon yorgun, sarı kamyon yıpranmış. Herkes hayatta farklı yükler taşıyor. Farklı şekilde test ediliyor, Allah herkese zorluklar karşısında dayanma gücü versin.
________
Şimdi tamda yirmi altı yaşım, ve henüz bitmedi benim savaşım
Akvaryumum yarım dolu, eksilirken arkadaşım
Sıcak güneş, güzel bulut, semâlardır can yoldaşım
Kıymetlidir C noktası, hayal kurun ve çalışın
________
İlk çeyreği de geride bıraktık. Gözümüz yükseklerde, aklımız havada uzunca sayılabilecek bir süre. Hani yirmilere adım atınca gülerek ve tam mizahla "yaşlandık be" deriz ya, şimdi benim yaşımda harbiden bunu hissediyorsunuz. Enerjiniz düşüyor falan değil. Mutsuzluk gibi bir şey de değil bu, ancak böyle bir durgunluk yere basmak falan. Seneler boyunca tüm fotoğraflarımda gökyüzüne bakardım, halen bu değişmedi ancak "garip mi durur" diye bir saniye düşünülen yaşa geldim işte.
Sarı bir kamyon buldum, biraz yıpranmış. Kasası oldukça sağlam. Tekerine ip dolanmıştı ipi çıkardım çek-bırak hali de çalışıyor. Ve bu kamyonu çok sevdim, sarı olan her şey ayrı bir güzel geliyor artık.
İtalya'dan geldim geleli geçen zaman pek bir soyut geliyor. Çok hızlı geliyor. Motosiklet alacağım lakin piyasanın durumunu görmeyi bekliyorum. Bu yaz tın tın gezmeyi düşünüyorum. Zaten vın vın gezmek bana ters.
Ne demiştik motosiklet ile A noktasından B noktasına giderken içinde bulunduğun C noktasının da tadına bakarsın, keyfini yaşarsın. Ben de 0 noktasından öleceğim vakit olan noktaya doğru istesem de durduramayacağım zaman çizgisinde ilerliyorum. İçinde bulunduğum 26 yaş (C noktası) bana neler gösterecek bakacağız. Aslında bakıyoruz, şuan bu yazıyı okuyorsan senin C noktan bu an. Ânı yaşa söylemine dönüp dolaşıp çıkıyoruz. Ama yaşadığımız anlar gelecek planlamasından tamamen soyutlanmış bir şekilde olursa sıkıntı.
Bende bazı değişimler oluyor, eksisine göre daha net bir insanım, daha kısa ve öz bir şekilde kendimi ifade ediyorum. Belki derin ve anlamlı cümleler kurmanın dışarıya çok bir şey ifade etmediğini düşündüğümden veya buna üşendiğimden olabilir. Evet üşenmek denilince aklıma bu blog sayfası gelir. Ayda-yılda bir yazma deyişinin ilk kısmı olan ayda yazmayı bırakıp yılda bir yazar oldum. Gerçi ben hep amatör bir yazar oldum. Belki bir gün Ay'a gider orada yazar olurum. Ayda çok yazarım.
Sarı kamyon yorgun, sarı kamyon yıpranmış. Herkes hayatta farklı yükler taşıyor. Farklı şekilde test ediliyor, Allah herkese zorluklar karşısında dayanma gücü versin.
________
Şimdi tamda yirmi altı yaşım, ve henüz bitmedi benim savaşım
Akvaryumum yarım dolu, eksilirken arkadaşım
Sıcak güneş, güzel bulut, semâlardır can yoldaşım
Kıymetlidir C noktası, hayal kurun ve çalışın
________
3 Ekim 2018 Çarşamba
Beklemeyi Öğrenmek
Ne kadar sabırsızdın bir zamanlar hatırlar mısın? Tez canlılığının da katkısı var elbet, lakin çok mu zordur beklemeyi öğrenmek?
Bazı şeyler zaman ile olgunlaşır, zaman gereklidir, zaman geçer, zaman biriktirilemez.
Bazıları bekler sevdiğini taze ölüyü mezarın beklediğinden daha çok, bazılarıysa çocukken bahçeye diktikleri kiraz ağacının büyümesini bekler. Beklemek sahi bu kadar kötü müdür? Beklemek sevilemez mi? Beklemek öğrenilemez mi?
Beklemek de güzeldir, ilk baharda açan kiraz çiçeklerini seyretmek gibi, her yıl gövdende bir halka daha çizer gibi, yelkenlini uzaklara götürecek o rüzgar sana doğru eser gibi.
Zamanla beklemeyi öğrendim, eğer bir projeye başlıyorsam hemen bitmeyeceğini, yavaş yavaş olgunlaşacağını öğrendim, en iyi öyle sonuç alındığını öğrendim. Bir fikre tutunduğunuz olur mu hiç? Çocukken kurduğunuz hayaller? Beklemek.
-Oğlum yaz gelsin tatile gideceğiz.
Tatili beklemeyi öğrendim, dört gözle, belki o tatile hiç gidemesekte.
Beklemeyi bilemediğim şeylerin çok çabuk elimden uçup gittiğini öğrendim. Bir gün mezun olacağını bilirsin, bir gün bazı şeylerin de olacağını bilirsin, örneğin bir yerlerde deprem olacağını, arabanın yağının değişmesi gerektiğini, evin tozlanacağını, su vermezsen kiraz ağacının yapraklarını bükeceğini. Bilirsin.
Bir şeyi bilmek ile beklemek arasında şöyle bir fark görüyorum. Eğer bir şeyi beklersen o şeyi gözlersin, gözlersen umursar ve hayal kurarsın, hayal kurarsan aksiyon alırsın, beklemeyi seversin, bir gözün der orada olur, bir kulağın beklediğini duyar. Seversin.
Ha tabi dolar 7.5tl olur diye bekleyip 7 liradan dolar alırsan 6 liraya düşer orası başka mevzu.
Beklemek de güzeldir. Bir başka bahar için yaprak dökmek gibi, bir akarsuyu seyretmek gibi. Sevince beklemek sarı bir menekşeyi koklamak gibi.
Bazı şeyler zaman ile olgunlaşır, zaman gereklidir, zaman geçer, zaman biriktirilemez.
Bazıları bekler sevdiğini taze ölüyü mezarın beklediğinden daha çok, bazılarıysa çocukken bahçeye diktikleri kiraz ağacının büyümesini bekler. Beklemek sahi bu kadar kötü müdür? Beklemek sevilemez mi? Beklemek öğrenilemez mi?
Beklemek de güzeldir, ilk baharda açan kiraz çiçeklerini seyretmek gibi, her yıl gövdende bir halka daha çizer gibi, yelkenlini uzaklara götürecek o rüzgar sana doğru eser gibi.
Zamanla beklemeyi öğrendim, eğer bir projeye başlıyorsam hemen bitmeyeceğini, yavaş yavaş olgunlaşacağını öğrendim, en iyi öyle sonuç alındığını öğrendim. Bir fikre tutunduğunuz olur mu hiç? Çocukken kurduğunuz hayaller? Beklemek.
-Oğlum yaz gelsin tatile gideceğiz.
Tatili beklemeyi öğrendim, dört gözle, belki o tatile hiç gidemesekte.
Beklemeyi bilemediğim şeylerin çok çabuk elimden uçup gittiğini öğrendim. Bir gün mezun olacağını bilirsin, bir gün bazı şeylerin de olacağını bilirsin, örneğin bir yerlerde deprem olacağını, arabanın yağının değişmesi gerektiğini, evin tozlanacağını, su vermezsen kiraz ağacının yapraklarını bükeceğini. Bilirsin.
Bir şeyi bilmek ile beklemek arasında şöyle bir fark görüyorum. Eğer bir şeyi beklersen o şeyi gözlersin, gözlersen umursar ve hayal kurarsın, hayal kurarsan aksiyon alırsın, beklemeyi seversin, bir gözün der orada olur, bir kulağın beklediğini duyar. Seversin.
Ha tabi dolar 7.5tl olur diye bekleyip 7 liradan dolar alırsan 6 liraya düşer orası başka mevzu.
Beklemek de güzeldir. Bir başka bahar için yaprak dökmek gibi, bir akarsuyu seyretmek gibi. Sevince beklemek sarı bir menekşeyi koklamak gibi.
20 Temmuz 2018 Cuma
Zamanı gelenler
"il tempo vola"
Böyle söyleniyor İtalyancada "zaman uçar".
İki sene geçti üzerinden, zaman boyutunda iki sene ileri gidildi ve yüzümdeki çizgilere dört yenisi eklendi. Seyrek sakallarım biraz gürleşti, seyrek saçlarım biraz zayıfladı..
İki sene önce temmuz ayının bu günlerinde içimde tatlı bir heyecan ve bırakıp gitmenin kaçmaya çalıştığım yükü vardı omuzlarımda. Sahi bir insan yer yüzünde yer değiştirdiğinde arkasında neleri bırakır? Nelerden vazgeçer ve nelere kavuşur? Zaman çizgisinde kendisi için ışığın ne zaman söneceğini bilmeden yaptığı seçimler ile yol mu alır?
Şimdi 45.501N, 9.1E konumundaki yurdumda masa lambasının ışığında yatağımda uzanıyorum. Yazmaya başladığım anda hoş bir yaz yağmuru başladı penceremin dışında. Sahi yağmur sesiyle huzur bulmayanlar var mı aramızda?
İki sene önce bir seçim yaptım, aileme ayırabileceğim vakitten, arkadaşlarıma ayırabileceğim vakitten, işyerimdeki kariyerimden, hali hazırda okuyor olduğum yüksek lisans programından, Melih Gökçek in gidişiyle Ankara'daki değişimi gözlemleme fırsatından, motosikletimden ve Türkiye'de yaşıyor olmanın getirdiği iyi veya kötü ne var ise hepsinden vazgeçmiş oldum.
"il tempo vola"
Zaman uçtu, iki sene geçti üzerinden ve şimdi yağan yağmurun sesine hayranı olduğum gök gürültüsü de eklenince kendimle baş başa kaldım. Ben kendimden neler çaldım? Ben ne kadar eksildim ve kendime neler kattım?
Tam bir hafta sonra tam da bu saatte Ankara'da olacağım. Bilerek uçuş saatini geç aldım, doğduğum ve büyüdüğüm şehrin ışıklarına tepeden bakmak, cadde cadde gezdiğim sokaklarını, renginden binalarını tanımak benim bu şehre selam verişimdir.
Dünyada çok güzel şehirler var, çok güzel denizler, kumsallar, çöller, vadiler, binalar ve köprüler. Bilirim eksiksin sen de biraz, nankörlük edenin çok ve sevenin az.
"il tempo vola"
Uçan zaman kavuşturur mu özlenenleri
Sokak lambaları anlatır mı sabredenleri
Zamanı gelenler ile bitirmek istiyorum yazdıklarımı. Kendime öğütümdür:
2 yıl geçti, ancak artık zamanı geldi. 17 yaşında hayallerinin peşinde koşan sen artık ne yapacağını biliyorsun. Öyle sabah 9 akşam 5 otur otur maaş al araba al ev al arsa al yok! Hayal kur, hedef koy, yol al! Ve unutma bugün saç kesimine 10Eu verdin.
____________________________
Dipnot:
Anne, baba, abla, mehmet abi, ayşem, irem, aysu, acf, sfp, yağmur, yiğit, hande, sefa, hüseyin, buket, bobi, yavuz, oğuz, düğününe gelemediklerim, doğum günü hediyesi alamadıklarım, beraber çay içemediklerim, kuzenlerim, diğer arkadaşlarım ve yöneticisiz kalan apartman sakinleri.. hepiniz hakkınızı helal edin. Sizlerin desteği sayesinde 12 ders verdim, 1 tez yazdım, kendimi olabildiğince geliştirdim. Sağ olun var olun esenle kalın ve aidatlarınızı zamanında ödeyin.
Böyle söyleniyor İtalyancada "zaman uçar".
İki sene geçti üzerinden, zaman boyutunda iki sene ileri gidildi ve yüzümdeki çizgilere dört yenisi eklendi. Seyrek sakallarım biraz gürleşti, seyrek saçlarım biraz zayıfladı..
İki sene önce temmuz ayının bu günlerinde içimde tatlı bir heyecan ve bırakıp gitmenin kaçmaya çalıştığım yükü vardı omuzlarımda. Sahi bir insan yer yüzünde yer değiştirdiğinde arkasında neleri bırakır? Nelerden vazgeçer ve nelere kavuşur? Zaman çizgisinde kendisi için ışığın ne zaman söneceğini bilmeden yaptığı seçimler ile yol mu alır?
Şimdi 45.501N, 9.1E konumundaki yurdumda masa lambasının ışığında yatağımda uzanıyorum. Yazmaya başladığım anda hoş bir yaz yağmuru başladı penceremin dışında. Sahi yağmur sesiyle huzur bulmayanlar var mı aramızda?
İki sene önce bir seçim yaptım, aileme ayırabileceğim vakitten, arkadaşlarıma ayırabileceğim vakitten, işyerimdeki kariyerimden, hali hazırda okuyor olduğum yüksek lisans programından, Melih Gökçek in gidişiyle Ankara'daki değişimi gözlemleme fırsatından, motosikletimden ve Türkiye'de yaşıyor olmanın getirdiği iyi veya kötü ne var ise hepsinden vazgeçmiş oldum.
"il tempo vola"
Zaman uçtu, iki sene geçti üzerinden ve şimdi yağan yağmurun sesine hayranı olduğum gök gürültüsü de eklenince kendimle baş başa kaldım. Ben kendimden neler çaldım? Ben ne kadar eksildim ve kendime neler kattım?
Tam bir hafta sonra tam da bu saatte Ankara'da olacağım. Bilerek uçuş saatini geç aldım, doğduğum ve büyüdüğüm şehrin ışıklarına tepeden bakmak, cadde cadde gezdiğim sokaklarını, renginden binalarını tanımak benim bu şehre selam verişimdir.
Dünyada çok güzel şehirler var, çok güzel denizler, kumsallar, çöller, vadiler, binalar ve köprüler. Bilirim eksiksin sen de biraz, nankörlük edenin çok ve sevenin az.
"il tempo vola"
Uçan zaman kavuşturur mu özlenenleri
Sokak lambaları anlatır mı sabredenleri
Zamanı gelenler ile bitirmek istiyorum yazdıklarımı. Kendime öğütümdür:
2 yıl geçti, ancak artık zamanı geldi. 17 yaşında hayallerinin peşinde koşan sen artık ne yapacağını biliyorsun. Öyle sabah 9 akşam 5 otur otur maaş al araba al ev al arsa al yok! Hayal kur, hedef koy, yol al! Ve unutma bugün saç kesimine 10Eu verdin.
____________________________
Dipnot:
Anne, baba, abla, mehmet abi, ayşem, irem, aysu, acf, sfp, yağmur, yiğit, hande, sefa, hüseyin, buket, bobi, yavuz, oğuz, düğününe gelemediklerim, doğum günü hediyesi alamadıklarım, beraber çay içemediklerim, kuzenlerim, diğer arkadaşlarım ve yöneticisiz kalan apartman sakinleri.. hepiniz hakkınızı helal edin. Sizlerin desteği sayesinde 12 ders verdim, 1 tez yazdım, kendimi olabildiğince geliştirdim. Sağ olun var olun esenle kalın ve aidatlarınızı zamanında ödeyin.
20 Mayıs 2018 Pazar
Twitter Derlemesi (09.17'-05.18')
Bir gece vakti aklıma gelen dörtlükleri şiirimsi bir tatta twitter da paylaşıyorum. Orada yok olup gitmesinler diye buraya tarihleri ile beraber not almaya karar verdim.
Şimdi başka kıtanın kuşları anlatır senin hikayeni
Çocuksu heyecanım kayıp bu gece yüzümde poker maskesi
Tam kurtuldum diyorum rahatım anılarsız
Yine bir yıldız kayıyor gökyüzümden zamansız
(15 Mayıs 2018)
Ve şimdi konuşamazken seninle
Bakışamazken gözlerimiz
Ah kalbine papatyalar ektiğim
Sensiz limansızdır gemim
(11 Mayıs 2018)
Yeşil bir nehir gibi akar gözlerin
Bu karanlık gecede gökyüzüne
(10 Mayıs 2018)
Bir ümit öyküsü bu gece sonunu yazdığım
Oysa hayallerdi nadasa bıraktığım
El ayak çekildi sokağın kalbinden
Korkumdur denk olamamak sana
(7 Mayıs 2018)
Bir şehirde doğdum, her şehirde sevdim seni
Bugün seni son gördüğüm şehirden geçerken buldum beni
Kaçabilir mi insan hayal kurmaktan?
Bu gece seyredelim ve hayale dalalım bu güzel semadan..
(4 Mayıs 2018)
Çocuksu düşlerime aittim bir zamanlar
Evde hissetmek midir acı çayın kokusu
Savaşır yıkık bir kalede arda kalanlar
Sonsuz bir döngü iken toprak ve su
(1 Mayıs 2018)
Belki de diyorum, bu kadar dert olmasaydı içimde
Bu kadar yük olmasaydı omuzlarımda
Biraz da vurdum duymaz olsaydım
Asla bir şiir yazamayacaktım
(24 Nisan 2018)
Seni sevmek geride bırakamadığım bir şey
Ayın her 14 günde bir gümüş tepsi gibi parlamasına benzer
Seni sevmek düşlerimin bir döngüye kısılıp sana gelmesidir
Tam kendimi kandırmış iken sonbahar gözlerine düşlemem
Seni sevmek
Senden uzakta, sen bilmezken
Bendeki seni beslemektir
(23 Nisan 2018)
Hiç olmadığım bir kişi oldum bu gece
Bin yüz maskeden birini takıp zamana karşı anılar bıraktım
Ve uzanıp yatağıma, dalacağım düşlere
Düşler ki baş rollerinde, sen bir tuzaktın
(20 Nisan 2018)
Zamanın gölgesinde kaybolmuşsun, yaşını bilmiyorum
Sisler bulvarında bir delilik çalıyor bu gece, sesini
dinliyorum
9 farklı boyuttan altısında seninleyim
Rüzgarın getirdiği sesler ve ben evimdeyim
Lale mevsiminde senin güneş değiyor saçlarına
Bu gece gelsen keşke öksüz düşlerime
(16 Nisan 2018)
Yine dünyanın ışık görmeyen yüzünden sana yazıyorum
şiirlerimi
Bilir misin seninle yürüdüğüm kaldırımlar hüzünlendirir
Bulutların beyazı ki yüreğinin rengidir
Yanar mı mektuplar, yerlerde külün
Halen kulağımda olan sesinin ahengidir
(10 Nisan 2018)
Dudak payı bırakmazken bakarken gözlerine
Şimdi bana 13 şehir uzaklardasın
Bu gece boş sokaklar, elim cebimde
Yaşatıyorum anılar benim içimde
(8 Nisan 2018)
Aklım yetişemez aklına
Sevdam ulaşamaz ellerine
Ve bu gece sevdiğim kadın
Hisli bir meltemdir düşlerimde
(8 Nisan 2018)
İlkbaharda çiçekler açıyor sanıyordum
Ve geceleri dinlenir insan
Sen beni çok uzaklarda arıyordun
Ruhundan içeri seslenir insan
(7 Nisan 2018)
Ve yüzünün tüm kıvrımlarını ezberlediğim o gece
Bir dolunay gecesiydi bakmıştım gözlerine
Şimdi yine bir gece, dolunay ve bulutsuzluk gökyüzü
Acıtıyor getirmek anılardan o düşü
Eğer kırılmış olmasaydım diyor şair
Geceleri neyleyim yaşardım gündüzü
(1 Nisan 2018)
Bir yaprak savruldu bu gece
Poyraz esiyor sokaklarım
Sokak lambaları sessiz, konuşmuyor
tek hece
En uzak galaksilerde bulur seni
dudaklarım
(30 Mart 2018)
Gökyüzünde yarım ay aydınlatıyor
geceyi
Rüzgarlar yarım kalmış hayallerin
hikayelerini taşıyor
Gözlerim kapanmıyor, zihnim
susmuyor bir saniye bile
Sarılıyorum zifirde, tek dostum
kalemime
(24 Mart 2018)
Mısralarım anlatırken en puslu hislerimi
Uğraştım ve çözemedim kalbindeki sislerini
(22 Mart 2018)
Bir cumartesi günü, hava buz
Aksak bir ritim çalıyor sokakta kopuz
Ellerin uzakta düşlerimde sen
Şiirlerim dökülüyor yine, sen habersizken
(23 Aralık 2017)
Bir pazar sabahı düşledim seni
Ve bekledim seninle galaksileri
(23 Eylül 2017)
3 Nisan 2018 Salı
Kırılmışlar (3)
Bu yazmak istemediğim satırlar, yazmak istemediğim bir zamanda dökülüyor kağıda. Saman rengi kağıdın üzerinde harfler kelimelere dönüşüyor, kelimeler cümlelere, cümleler yüklemleri barındırıyor içinde ve içimde tutamadıklarım dokunuyor artık içime. Yazıyorum.
Zaten kırılmış olmasaydın demişti şair, sen de severdin biliyorum.
Kaybetmeden yazdığını sanmıştı, henüz kazanmadığının da bilincindeydi.
Düşündü.
Her şey nasıl başladı?
Hiç bir şey kazanmamışken mutluydu, hiç bir şey kazanmak da istemiyordu. Kaybetmekten korkmaktan ziyade, kazanmak için bir şeyler vermek gerekirdi. Onun artık verebileceği pek bir şey yoktu. O ve diğer kırılmışların bu işlere karnı toktu.
Hiç bir şey kazanmak istemezken kendini kaybetmekten korkarken buldu. Kendine bile söylemeden verebilecek bir şeyler bulmuş, zaten kırılmış olan şeyleri zor bela tutturmuş ve vitrine koymuştu. Dışarıdan geçenlerin gözleri, o vitrinde hiçliği bulmuştu.
Bir ümit bekledi onun gözleri vitrine ulaşır, verebileceği son şeyi toparlayıp ona sunmuş olandan etkilenir sanmıştı. Hatta bir gece ondan uzakta, bir sokak lambasına bakıp "Eğer gece olunca yanmasaydı sokak lambaları, ateş böceklerini pencerenin önüne yollardım" demişti.
Ancak atladığı en önemli şey belki de vitrinin önünden geçeceğini umduğu kişiyle aslında aynı galakside bile olmayışıydı. Başka bir evrendeki biri onun kırılmış olan şeyleri zor bela tutturup vitrine koyduğunu nereden bilsin, bilse bile nereden gelip onun sokağından geçsin, geçse bile neden onun vitrinine baksındı. Evet o aynı galakside olmadıklarına çok sonraları aymıştı. Bu ilizyon o istemese de onu sarmıştı.
İşin bir de diğer galaksi boyutu vardı. Henüz kazanmamış biri "Kaybetmek ihtimal iken, ellerini çocuksu heyecanımda buluyorum" diyordu. Ancak karşısındaki "Ellerim başka bir galaksinin boşluğunda süzülmekte" demiyordu. Şimdilerde ise bu durum çok ustaca yazılmış bir tiyatro eserine benzetilmekteydi.
Hayır ona kızmıyordu.
Kendine kızıyordu. Henüz bir şeyi kazanmadan bile kaybetme ihtimaline üzülecek kadar kendini kaptırmaya ne gerek vardı? Kırılmışları toplayıp vitrine koymaya ne gerek vardı? Boş vitrinle de tiyatro oynanırdı, bunu daha önce ekşi bir yerlerde okumuştu.
En sonunda bir ders çıkardı:
Zaten kırılmışlar, tekrar kırıldıklarında daha ufak parçalara ayrılmıyorlardı
Aynı parçalara bölünüyor, daha önce yaşananlar başka bir zamanda tekrar ediyordu
Aynı parçalara bölünüyor fakat bu sefer parçalar daha uzağa dağılıyordu
Bir araya gelmelerinin düşüncesi bile, her bir parçaya artık kaçınılmaz bir son olan tekrar kırılma düşüncesi olarak nüfuz ediyor ve kırılmış olarak kalmayı kaderlerinde benimsiyorlardı.
Kırılmış kalmak, tekrar kırılmaktan bin kat iyidir. Eğer kırılmış biri sizin için kendini toplamaya çalışıyorsa lütfen ondan uzak durun.
Zaten kırılmış olmasaydın demişti şair, sen de severdin biliyorum.
Kaybetmeden yazdığını sanmıştı, henüz kazanmadığının da bilincindeydi.
Düşündü.
Her şey nasıl başladı?
Hiç bir şey kazanmamışken mutluydu, hiç bir şey kazanmak da istemiyordu. Kaybetmekten korkmaktan ziyade, kazanmak için bir şeyler vermek gerekirdi. Onun artık verebileceği pek bir şey yoktu. O ve diğer kırılmışların bu işlere karnı toktu.
Hiç bir şey kazanmak istemezken kendini kaybetmekten korkarken buldu. Kendine bile söylemeden verebilecek bir şeyler bulmuş, zaten kırılmış olan şeyleri zor bela tutturmuş ve vitrine koymuştu. Dışarıdan geçenlerin gözleri, o vitrinde hiçliği bulmuştu.
Bir ümit bekledi onun gözleri vitrine ulaşır, verebileceği son şeyi toparlayıp ona sunmuş olandan etkilenir sanmıştı. Hatta bir gece ondan uzakta, bir sokak lambasına bakıp "Eğer gece olunca yanmasaydı sokak lambaları, ateş böceklerini pencerenin önüne yollardım" demişti.
Ancak atladığı en önemli şey belki de vitrinin önünden geçeceğini umduğu kişiyle aslında aynı galakside bile olmayışıydı. Başka bir evrendeki biri onun kırılmış olan şeyleri zor bela tutturup vitrine koyduğunu nereden bilsin, bilse bile nereden gelip onun sokağından geçsin, geçse bile neden onun vitrinine baksındı. Evet o aynı galakside olmadıklarına çok sonraları aymıştı. Bu ilizyon o istemese de onu sarmıştı.
İşin bir de diğer galaksi boyutu vardı. Henüz kazanmamış biri "Kaybetmek ihtimal iken, ellerini çocuksu heyecanımda buluyorum" diyordu. Ancak karşısındaki "Ellerim başka bir galaksinin boşluğunda süzülmekte" demiyordu. Şimdilerde ise bu durum çok ustaca yazılmış bir tiyatro eserine benzetilmekteydi.
Hayır ona kızmıyordu.
Kendine kızıyordu. Henüz bir şeyi kazanmadan bile kaybetme ihtimaline üzülecek kadar kendini kaptırmaya ne gerek vardı? Kırılmışları toplayıp vitrine koymaya ne gerek vardı? Boş vitrinle de tiyatro oynanırdı, bunu daha önce ekşi bir yerlerde okumuştu.
En sonunda bir ders çıkardı:
Zaten kırılmışlar, tekrar kırıldıklarında daha ufak parçalara ayrılmıyorlardı
Aynı parçalara bölünüyor, daha önce yaşananlar başka bir zamanda tekrar ediyordu
Aynı parçalara bölünüyor fakat bu sefer parçalar daha uzağa dağılıyordu
Bir araya gelmelerinin düşüncesi bile, her bir parçaya artık kaçınılmaz bir son olan tekrar kırılma düşüncesi olarak nüfuz ediyor ve kırılmış olarak kalmayı kaderlerinde benimsiyorlardı.
Kırılmış kalmak, tekrar kırılmaktan bin kat iyidir. Eğer kırılmış biri sizin için kendini toplamaya çalışıyorsa lütfen ondan uzak durun.
