19 Eylül 2017 Salı

Yeniden Dönüş

İki dolunaydan daha uzakta şimdi gözlerin
Aynı yerde bekliyorum tramvayları
Ve farsça şarkılar suskun bugün
Sakladım kalbimde oyuncakları

Gözlerinden nehirler geçiyordu
Ve nehirler kaybolurken vadiler arasında
Birikmiş keşkelerimi buluyorum gün batımında


Yeniden dönüş diye sayıklıyor içim ama ellerin nerededir?
Gözlerinin yeşili o eşsiz nehirlerdedir
Geri veremem sana kurduğun o düşleri
Ve geleceğin anahtarı belki o tek hecededir

Bir zamanlar çığ düşen dağlar sessiz
Dağlar uzak
Ve yokluğunda benim bakışlarım kurak
Neden gerek nehir gözlerin anlıyor musun?

Kaç dolunay daha bekleyeceğim seni
Kaç yağmur damlası ıslatacak ceketimin omuzlarını
Kaç tramvay geçecek bu sokaktan belki fecir 
Ve belki ben nehirleri yıldızlara soracağım

11 Temmuz 2017 Salı

Il tempo è relativo

"Time is quite relative my dear" he said. He knew that how universe works and how people think.


"Our planet Earth is on orbit for a long time. When we recognize it, we called one cycle around the Sun as one year. The term of year is something we made it up. So why do you think that I care how old you are or the age differences between us. Its meaningless even we dont know how long we will be exist. Time is quite relative my dear, dont overestimate human kind. We are just here, try to enjoy now. Yes right now."

He freed himself from time then he believed in love as many others..

______________________

Dolunayın ardından

Tramvaylar geçiyor önümden, ben seni bekliyorum
Sözlerin havada süzülüyor,  ben gözlerinde yüzüyorum

Farsça bir şiir okuyorum bugün
Hayır mesnevi den bir beyit değil bu
Bu sana son defa soruşum diyor şair
Yalan söylüyor kendine biliyorum
Sadece bir cevap bekliyor nefesinden hayata dair

Farsça bir şarkı çalıyor uzaklardan belki eski bir anıdır umuyorum
Dudakların eşlik ediyor şarkıya, ben dudaklarına bakıyorum
Gözlerin gökyüzünde dolaşıyor, ben gözlerinde yaşıyorum

Sokak lambaları daha düşük frekansta titriyor bugün
Kalbimi senden korumam gerek korkuyorum
Umursamazlık okulundan birincilik ile mezun olduğun yazıyor gazetelerde
Ben yağmurun kokusunu yağmadan alıyorum

Yaz yağmurları çok kısa sürer,  bunu bilenler çoktur
Yalnız kendi ile konuşanların kalplerinin anahtarı yoktur
Ve seyretmek dolunayın ardından seni
Tüm düşler nasıl da tarumar olur

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Kuşlar uçuyor hayat ne garip..

Son iki aydır kütüphane mağduruyum. Derslerin de bitmesi ile beraber sabah 8am kütüphane çalışanları ile açılış, pek uykulu isem kahve makinesinden bir kahve almam ve ardından ders çalışmaya başlamak..

Tam üç dolunay olmuş yazmayalı buraya. Biraz durulduk, sınav sonuçlarını da bekliyoruz derken yazasım tuttu. Şu an yazdığım masanın da fotoğrafını paylaşıp anlatmaya başlıyorum.

Burada kaldığım her gün Milan'ı daha çok seviyorum. İlk geldiğimde edindiğim hırçınlık yavaş yavaş beni terk ediyor. Hoşuma gitmeyen şeylere alışmaya başlıyorum veya hoşuma giden şeyler değişmeye başlıyor.

Burası gerçekten çok güzel bir şehir. Mesela geçen gün Sefa ile bir konuda konuşuyorum "aa sinemaya gitsenize" dedi ben bir şaşırdım. Bir insan niye sinemaya gitsin diye değil, ama gerçeklik şu: Ankara'da etkinlikler (buluşmalar, yeme içme, takılma) hep avm lerde oluyor. Bunun çok önemli bir nedenleri şehrin kışın soğuk olması, avm kütlürünün on yıl içerisinde iyice oturmuş olması, talep de görmesi, çoluk çocuk gelindiğinde güvenli olması. Ama benim için zaten oldukça tiksindirici olan bu kapitalizm şatoları daha da kötü hale geldi..

(Şu an bu farsça şarkıyı dinliyorum)

Burada şehrin içinde bizim avm ler gibi sayılabilecek belki bir iki yer var ancak kimse arkadaşlarıyla buluşmak için avm ye gitmiyor, yemek yemek için avm ye gitmiyor, ne yapayım ne edeyim diye düşünüp zoraki sinema,lazer tag, bowling zorlanmıyor..

Son dolunayı izlediğim yerden size bahsetmek istiyorum ismi "Arco Della Pace". Burada kışın kimseleri göremesek de yaz akşamları hiç yoksa gece 1e kadar insan dolu. Ama insan dolu derken tıklık tıklım kalabalıktan bahsetmiyorum (örneğin bir cuma akşamı seğmenlerde oturacak yer arayıp iki ağaç olsun da altında oturalım ve rahat edelim diye gidiyoruz, ancak cool takıldığımız seğmenler parkı gerçekten o kalabalıkta cool olmuyor, ancak elimizdeki en güzel seçenek tabi orası ayrı).
Parco Sempione tarafından görünümü
Yapımı 1838'de tamamlanan bu yapıt 1815'de Viyana kongresi sonrası Avrupadaki barış ortamını simgelemektedir. Ama Italyanlar için ayrı bir anlamı olan Zaferi de simgeliyor.

Şehrin hemen hemen tam ortasında olan Arco, Sempione parkının sonunda yer alıyor. Sempione parkının bir diğer ucunda ise Castello Sforzesco bulunuyor. Sağ tarafa eklediğim ikinci fotoğraftan Arco nun ortasından ileriye doğru baktığınızda Sempione parkı ve Sforzesco kalesi görünmekte. Oldukça keyifli bir manzara.

Resimde görünen tramvay benim evme gidiyor. Son durağı olan piazza castelli'de inerseniz beklerim.
Diğer taraftan görünümü
Tramvayın durduğu cadde trafiğe kapalı, sağlı sollu bir sürü cafe, bar ve yeme içme yerleri var. Şehrin dokusu ile oldukça uyumlular. Meşhur aperitivo (10eu civarı sadece içeceğe para ödeyip açık büfe -ki ağır ağır yemekler değil minik minik yiyeceğiniz bir sürü şey) için bura oldukça tercih ediliyor. Aynı zamanda sempione parkındaki sivri sineklere dayanabiliyorsanız parkın içi de iyi bir tercih. Arco nun etrafı bir amfi tiyatro gibi taş oturaklar ile çevrili, parka yakın tarafı yaklaşık 4 basamak, diğer tarafında ise bir basamaklık taş oturma yeri var. Ancak yeterince insan oturabiliyor, ve geniş bir alanı olduğu için insanlar rahat rahat takılabiliyor.

Aslında buranın güzelliği yediğiniz içtiğiniz veya gördüğünüz şeyler değil. Her şeyin bir uyum içerisinde olması. Güzel bir şehirde yaşadığınızı hissetmeniz. Sokakların açılarından tutun da, önünüzden geçen tramvay, ağaçlar.. Her şey bir uyum içinde. Ama bu rastgele olan bir şey değil, her şeyin uyum içinde olması için, daha güzel olması için çaba gösterilmiş ve bir emeğin sonucu.

Son dolunayı Arco da seyrettim, gün batımını orada yakaladım bir sonraki dolunayda Türkiye de olacağım.

Seneye nerede kalacağım henüz belli değil, ama şuan bu satırları yazdığım evden ayrılacağım. Hiç bir sınavım henüz açıklanmadı ve bu sebepten henüz dönüş bileti de almadım. Bir kontrol manyağı olarak belirsizlikler beni çok tedirgin ederdi, ancak ona da alıştım.

Bir sürü şeye alışmak bir büyüme işareti mi?..

Edit: böyle bir şarkı varmış hiç unutmak istemiyorum "Yusuf - Cat Stevens / Father and Son"

Bir kış gecesi Arco della Pace

24 Nisan 2017 Pazartesi

Durağanlık

Huysuz bir adamın günlüğünü okuyordum "ekinokstan bir ay sonra" başlıklı bir yazıya rastladım. Bir liste olduğu gözüme çarptı, tüm yalınlığı ile buraya aktarıyorum.

Ekinokstan bir ay sonra;


- Hayatta kalmak ne yoğun bir tutku ve ne haz verici bir eylemdir. Bir canı almanın yüreğinizdeki ve aklınızdaki izini taşımak ise bu yoğun tutku ve haz verici eylemin süregelen yolculuğunda taşımanız gereken ağır bir yüktür. 



- İnsanlar yeryüzünde akıllı canlılar olarak gezerler, duyabildikleri, görebildikleri frekanslar kısıtlıdır ve pek çok fiziksel zayıflıkları bulunur. Akılları hayatta kalmak üzere programlanmıştır ancak anlaşılmaz bir biçimde bazı temel güdülerini -ki bazen bu hayatta kalmak bile olabilir - geri plana atarak seçimler de yaparlar.



- Sevmek yıpratıcı bir süreçtir. Bazı insanlar sevmek için kendilerini aşırı zorlamaya ihtiyaç duymazlar, sevmek bu insanlar için olağan bir eylemdir. Sevginin yıpratıcılığı eşit miktarda veya hiç karşılık alınamaması ile başlar. 



- Bazı insanlar vefasızdır.



- Bir çok insan kendilerine değer verildiğini hissettiklerinde aynı şekilde değer vermek yerine "cepte" olan bu karşı hisler ile egolarını beslerler. Beslenen bu egolar hep karşı tarafı yıpratır. Bahsedilen bu hadise ile değer veren kişi değer verdiği kişi ile arasını açmaya karar verir ise genelde "cepte" düşüncesine sahip kişi başka birini - insanlar her ne kadar bunu inkar edecek olsalar da - manipüle ederek yine egosunu besleyecektir. Bu durum beslenecek kaynak bulunamayıp mutlak yalnızlık ile baş başa kalınmasına kadar devam eder. Doğada bu ilişkinin bir çok örneği bulunur. İnsan türünde bazıları ise bu döngü içerisine girmemek için sürekli yalnız kalmayı tercih ederler. Yalnızlık bir seçimdir, çok azları anlarlar.



- Ölümler acı verir. Bir başkasının değer verdiği kişinin ölmesi ile insanların kendi değer verdikleri kişilerin ölmesi arasında "uçurumlar" kadar fark vardır. Yakınındaki ilk ölüm ile 15 yaşın altında karşılaşan insanlarda ortak bir özellik, psikolojik sapmalar ve erken olgunlaşma sıklıkla görülür.



- Yıldızlara her zaman güvenirim, çünkü onları yıllar boyu gözlemledim ve bu gözlemlerimi yüz yıllar boyunca yıldızları gözlemleyen başka insanların yazdıkları ile pekiştirdim. Ben yıldızları bilirim.



- Gemimi iyi tanıyorum, eksik ve zayıf yönlerini biliyorum, santim santim tüm tahtalarına dokundum, anladım ve hissettim. 



- Bulutlu bir gecede yıldızlar kaybolduğunda insanlar korkar ancak insanlar bana güvenirler, ben korkarım ancak ben yıldızlara güvenirim. Bazı gerçekler her zaman görünür olmak zorunda değildirler, yıldızlar oradalar ve ben bunu bilirim.



- Ekinokstan bir ay sonra susacağım ve zamanı geldiğinde gözlerinden galaksideki tüm yıldızlara bakacağım.

10 Nisan 2017 Pazartesi

Verona'da Bir Gün Diye Başlayan Bir Yazı

Aylardır Milano'dan başka bir yere gezmemiştim, bunun nedeni olarak ultra tasarruf modunda olmam ve biz gezmede bir kaç yeri toplu gezmek istememi söyleyebilirim. Lakin Büşra'nın Verona'ya gidelim mi diye sormasının ardından Verona'ya gitmiş bulunduk.

Verona Italya'nın aşağıdaki görselde gösterilen kısmında bulunan 260,000 nüfusuna rağmen oldukça popüler ve Unesco Dünya Mirasları listesine dahil olan bir şehir. 

Milano'dan tren ile veya otobüs ile ulaşım mümkün, bizim gideceğimiz tarihlerde tren bileti daha ucuz olduğu için tren yolculuğunu tercih ettik. İki çeşit tren Milano-Verona seferi yapıyor yaklaşık her saat tren var. Hızlı tren pahalı olduğu için yavaş olan -regionale- tren ile yaklaşık 1 saat 50 dakika'da Porta Nuova istasyonuna ulaştık.

İstasyondandan Şehrin ana meydanı denilebilecek Piazza Bra'ya gitmek için istasyonun hemen önünden kalkan otobüsler kullanılabilir. Bu otobüsler ücretli (kart almak gerekiyor) ancak tüm kapılardan hunharca bir kalabalık otobüse bindiğinden dolayı herhangi bir bilet kontrolü olduğunu düşünmüyorum. Alternatif olarak 15-20dk yürünerek de Piazza Bra'ya ulaşılabiliyor. Biz yürümeyi tercih ettik.

Piazza Bra'ya şehrin kapısı gibi görünen iki bina arasındaki eski bir kapıdan giriş yapıyorsunuz ve meydanın ortasında dinlenilebilecek bir park var, ilk gidildiğinde sağ taraftan 150m yürüdüğünüzde bir binanın altında turist info ofisi var ve oradan bedava şehir haritası alabilirsiniz.

Meydanın hemen diğer tarafında Verona'nın en önemli yapılarından biri olan antik tiyatro bulunuyor. Buranın fotoğrafını aşağıya ekliyorum. Vinitalia etkinliği için arenanın ortası böyle dizayn edilmişti MS.30 yılında inşa edilen bu yapıda halen konser ve tiyatro gibi etkinlikler gerçekleşiyor. Giriş normalde 10Eu ancak öğrenci kimlik kartı ile 7.5Eu ya girdik. Ben pahalı olduğunu düşünüyorum. 
St Anastasia - Verona


Verona Arena



















Şehrin en güzel yanı daracık sokakları arasında gezerken etraftaki dükkanları inceleyebilmeniz, üç tane büyük kilise var Duomo - St. Anastasia ve San Maggiore, sanırım hepsine giriş ücreti 2,5Eu. Biz pazar günü gittiğimiz için pazar duasının dağılma saatine yetiştik ve Anastasia da insanlar tam dağıldığı sırada aradan kaynayarak içeri girdik güzel büyükçe bir kiliseydi. 

Ancak 2.5Eu verilir mi bilemedim. İçerinin bir fotoğrafını yukarıya ekliyorum. Buradan hemen bir arka sokakta yer alan Adige nehrinin kenarına geldik ve buradan Ponte Pietra'ya doğru yürüdük ve Ponte Pietra'dan nehrin karşısına geçtik. Nehir boyunca butik minik minik bir sürü kafe var, menülerinin fiyatları 15-25Eu arasında değişiyor. 

Ponte Pietra'dan karşıya geçtiğinizde antik roma tiyatrosu bir tepenin yamacında size bakıyor. tepeye aralardan dar merdivenleri geçerek çıkıyorsunuz. "Teatro Romano di Verona" ismindeki bu yerin müze girişi de bulunuyor ama müzeye girmeden de tepeye çıkarken kalıntıları görebiliyorsunuz. Tepede ise çok güzel bir Verona manzarası sizi bekliyor. Adige nehrinin şehri nasıl sarmaladığını, Duomo ve diğer kiliselerin yükselen çan kulelerini ve şehrin tamamını tepeden görebiliyorsunuz. 

İsmini bilmediğim ama bahsettiğim tepe 
________________

Bu yazıyı burada duraklatıyorum, başka bir zaman bitirebilirsem bitireceğim. Arkadaşlar söylemek istediğim bir şey var.. Bu Avrupanın şehirleri ne kadar güzel değil mi? Arenası falan ne kadar muhteşem? O şimdi tiyatrolar yapılan konserler verilen arenalarda daha 1700 yıl boyunca insanlar dövüştürüldü, köleleştirildi, zevk için vahşi ve egzotik hayvanlar ile dövüştürüldü ve insanlar kahkahalar atarak bu şöleni(!) izlediler. 

Avrupanın muhteşem gelişmiş ülkeleri yüz yıl önce endüstriyel inkılaplar ile beraber ulaşım ve üretim araçlarının gelişmesi sonucunda işlenecek hammaddeleri afrika ve hindistanın tamamını köleleştirip sömürerek oradaki insanların emek ve kanları üzerine kurdular. Ve bu zenginliği devam ettirecek bir düzen kurmak için ise çok çalıştılar, avrupa birliği gibi muhteşem bir fikir ortaya koydular birbirlerini kolladılar. Müslüman bir ülke olan Bosna-Hersek'te daha yirmi yıl önce yaşanan katliamlara bile göz yumdular. 

Bu gün dünyanın dört bir yanında zulüm, güçlerin savaşı, birbirini öldüren insanlar, medya ile anlatılan hikayeler ve sokaklarına bakıp ahh ne güzel memleket diyorsak işte bu yüzdendir.

Buradan şehirlerinin güzel olmadığını, gitmenin gezmenin yanlış olduğunu vb şeyler söylediğim algısı oluşmasın. Ancak demek istediğim bir yemek önünüze servis edildiğinde mutfakta bunun içine tükürülüp tükürülmediğini bilemezsiniz. Tarih ise mutfakta neler olduğunu da görmemize yarıyor. Lütfen sadece önünüze gelen tabağa bakmayınız. Söyleyeceklerim bu kadar!

16 Mart 2017 Perşembe

Geceye yıldız ve sana hasret

Hayatı sana anlatmamı bekliyorsun ve bu konuda çok yanılıyorsun dedi. Her zamankinden daha fazla titreyen elleriyle en sevdiği bardağını masasına koyarken çıkan tıkırtı seslerini dinlememi bekledi. Gözlerimin içine bakmadan iki kelime ekledi: geceye yıldız.

Bu sizin ilgileniyormuş gibi yapmalarınınız ne kadar tutar bilmiyorum. Ama bence asıl sorun bambaşka, bu sorun psikolojik bir kanser hem senin hem de diğer herkesin bedenine yayılmış. İlgileniyor gibi yapmak örneğinden yola çıkalım, kanser: gerçekten ilgilendigine inanmak ancak ilgileniyor gibi yaptığının bile farkına varamayacak seviyeye gelmek. Bir dakika düşündüğünde etrafındaki insanların aslında kendilerini inandırıp öyle olduklarını savunabilecekleri ancak gerçekte aslında inandiklarina uyuşmayan ya da farklı zamanlarda çelişen davranışlar sergilemelerini görebilirsiniz.

Mesela Vaaay basketbola bayılıyorum hep takip ederim deyip ayda bir defa skor durumuna bakmak gibi internetten.

Bence bu muş gibi yapmalarimizin özünde artık çok fazla şeyle ilgileniyor olmamız yada en azından öyleymiş gibi yapmamız yatıyor. Birinci ikinci üçüncü ve dördüncü planda olan onceliklerimiz o kadar karmaşık bir hal aldı ki, çok sevdiklerimizi bile beşinci plana atıp kendimizi onların birinci planda olduklarına inandırdık. Edimsel mi koşullandık koşumsal mı edimsendik o kısmı beni aşar. Hatırlatayım ben sadece üç beş kişinin okuduğu bu blogda zirvalayan bir mühendisim.

Sana hasret kaldım.. Beni bekliyor olmanı ummuyorum ve artık çok az şey umuyorum. Afili cümleler beni yoruyor. Dusunulmemis konuşmalar yapan veya söylediğim sözlerin tamamını bir bütün olarak anlayamayip bir kaç kelimede takılan insanlar da beni yoruyor. En çok annemi özlüyorum, en çok babamı özlüyorum, en çok çocukluğu çalınan bütün çocukların gözlerini özlüyorum, en çok elimden gelmeyen şeylerin zaman içerisinde akışını hayallerimde değiştirdiğim imgeleri özlüyorum.

Büyük adam olacağımı sanırdım, artık öyle bir sanım yok. İnsan ne ile yaşar?