18 Temmuz 2016 Pazartesi

Neler yaşadık be ah minnoş kalplim

Benim hafızam bir kaç yıldır zayıf. Bilen bilir önce yalnız kalmamak için başladım yazmaya, daha sonra yazı kendimi öğretti bana. İlerde vay be ne yaşamışım deyip hatırlamak için de yazdım, bazen buraya hiç yazmayıp aylar boyu tembellik yaptım. Ve gün geldi yazmasam duramayacaktım!

En son yirmi üçüncü isim günümde bir şeyler anlattım sana. Bu yüzden aradaki zamanı hızlıca özet geçiyorum:

-Lojistik sektöründe girdiğim işten çok memnunum, aile gibi bir şirkette çalışıyorum 6 ay oldu.

-Odtü de başladığım yüksek lisansta sözel ders diye aldığım ders bölümün en baba derslerinden çıktı (endüstriciler bakınız*). Ama nasıl olduğunu bilemiyorum finalde yardırdığım için CB ile geçmeyi başardım, gururum okşandı sevindim.

-Düzenli olarak çalışmak bana zor geldi, işte geçirdiğiniz o uzun zamandan zevk alabileceğiniz bir şeyler muhakkak gerekiyor. Aynı zamanda iş dışında geçirdiğiniz zamanı da o kadar dolu yaşamalısnız ki rutin düzen içerisinde günler su gibi akıp geçerken arkanıza baktığınızda "anaaa geçti gitti zaman" değil de "anaaa ne çabuk geçti gitti zaman ama bir sürü şey sığdırdım o zamana" diyebilesiniz.

-İşten ayrılıyorum arkadaş. İtalya'da Politecnico Di Milano isminde bir üniversiteye kabul aldım. Henüz bursum yok ama DSU bursu isminde italyan hükümetinin verdiği bütçemi acayip rahatlatacak bir burs var.  Ve bursa var şimdiye kadar başvuran hemen hemen tüm Türk öğrencilere çıktığı söyleniyor. Ümitlerim bu yönde, varsa bi duanızı alırım.

ASIL MESELE:

Arkadaş 15 Temmuz'da hepiniz gibi bizde çok uzun bir gece yaşadık. Ben bu olayları -ki halen etkisi çok yoğun devam ediyor- kendi çapımda değerlendirmek istiyorum. Ama baştan uyarayım, siyasetiniz benden uzak dursun, hayalleriniz fikirleriniz varsa yanaşın göğe bakalım ve zamansızca konuşalım.


Evim MİT'e yakındır üzerimizde alçak uçan helikopter, MİTe açılan ateş ve gelen silah sesleri ile kafamızda deli sorular evin içinde dolaşmaya başladık. Televizyonda köprülerin jandarma tarafından kapatıldığını öğrendiğimizde annem "oğlum darbe oluyor galiba" dedi. Evet annem ayıkmıştı. Hepimizde beyin var tabi ama böyle şeyler söz konusu olunca sinaptik boşluklarımızda daha bir hareketlenme oluyor ve saniyede binlerce düşünce kafamızda dolaşmaya başlıyor.

En büyük korkum silahlı bir gücün mecliste bulunması ve bunun getireceği etki ile ülkemiz için alın teri döken insanların, ülkem için kurduğum hayallerin, ablamın doğmamış çocuğunun ve bu ülkenin milyonlarca gencinin geleceğinin kararacağını düşünmemdi. 30 yıl geriye gitmek istemiyordum ve bunun için ne yapabileceksem bunu yapmaya hazırdım.

Bir sürü olay yaşadık, ilk defa bir jetin ses sınırını geçmesiyle oluşan sesi duyduk, ilk defa ağır makineli ile helikoptere atış yapıldığında çıkan sesi, bir bombanın düşüş gürültüsünü duyduk, ilk defa ateş açıldığında ortaya çıkan ışık hüzmesini gözlerimizle gördük.

Ve o gece öldük, sırtımızı dayadığımız - ülkemizi emanet ettiğimiz komutanlar polise ateş emri verdiler, en kritik kamu binalarını ele geçirmek için harekete geçtiler, en en kötüsü bazı insan olmayan askerler sivil halkın üzerine ateş açtılar, sivilleri öldürdüler, masumlara kıydılar, çocukları öksüz bıraktılar.

Darbe için bu kadar az sayıda asker ile basit bir şeyi kapsayadak plan yapıldığını kesinlikle düşünmüyorum. Çünkü kuvvet komutanları ortada yok arkadaş! Darbeciler kendi arasında mı bölündü, darbe önceden fark mı edildi, birileri sonradan vaz mı geçti, halkın meydan inmesi herşeyi değiştirdi mi, kanunsuz emri uygulayanlar cinnet mi geçirdi bilmiyorum. Kim kimdi neciydi bilmiyorum, ama bu milletin halkına silah sıkılmaz kardeşim!

Bu yaşanan olayların gezi ile bağdaştırılmasını da doğru bulmuyorum. Gezi de meydanlarda olanların yarısı tayyip düşmanı, çeyreği provakatör geri kalan çeyreği tertemiz duygularıyla sokağa çıkan insanlardı. Gezi de otobüsler yakıldı, kamu malına zarar verildi, kaldırımlar söküldü, polis taşlandı ve kısa vadede tertemiz düşünce kısa sürede ülkenin feci şekilde zararına olacak bir yöne kaydırıldı. Onlarca insan öldü, ali ismail öldü, küçücük yüreğiyle berkin öldü, bunu yapan bir kaç kalpsiz ve insaniyetten çıkmış polis memuruydu. Bunu unutmayacağız ama bu başka o başka arkadaş farkına var!

Halkın meydanlara çıkmasını doğru buluyorum. Zira cumhurbaşkanı ile herhangi bir duygusal bağım yok, hükümet partisi ve diğer partilerle de aynı şekilde. Devlet'in ne demek olduğunu bilen, devleti el üstünde tutan, demokrasinin arkasında sonuna kadar duran bir insanım. Eğer televizyon yayınları dursaydı dahi sokağa çıkıp tankların önünde askerlere "yapmayın" demek için kendimi hazırlamıştım, 30 yıl geriye gitmek ile ilgili yaptığım bir seçimdi bu.

Ha sonuca gelirsek, sonuç olarak ne oldu bilmiyorum, bugün WikiLeaks birden ilgisini ülkemize çevirdi ve belgeler yayınlayacağını söyledi, gerçi henüz yayınlamadı. Kuvvet komutanları ve genel kurmay başkanı uzun süredir ortada yoktu o kısmı çözemedim. helikopterlerin taradığı yerlerin bazılarını gözümle gördüm bazılarının tekrar tekrar videolarını izledim zamanları değerlendirdim işin içinden çıkamadım bir mantığa oturtamadım. Sağdan soldan yalan ve doğru aldığımız tüm bilgileri ve medyanın yansıttıklarını üst üste koydum hiçbir şey oluşturamadım. Cnn RTE ye ulaşan kanaldı ve o gecenin gözde kanalıydı resmen show yaptılar, kanalı basmaya toplam 5 asker geldi o kısmı anlamadım. O kadar general yakalanırken ağızlarından gık sesi çıkmadı hiçbiri inkar etmedi ve hiçbir şey de söylemedi ve ben de hiçbişey anlamadım. Askeriyenin içinde bu kadar dindar -adı geçen örgüte üye- adam olduğunu hiç sanmıyorum o kısımdan hiçbişey anlamadım. Ununu elemiş eleğini asmış çok yüksek rütbelilerin ülke bu kadar güçlüyken siyasi olarak kaygan bir zemin oluşmadan ne ayak ki çoluklarını çocuklarını bu duruma düşürecek ve halka ateş açacak kararlar vermeyi göze aldılar o kısmı anlamadım. Biz bu ülkede kendi topumuzu, tankımızı ve helikopterimizi üretmeye başladık ama CBSarayının etrafında sarayı korumak için askeri ve teknolojik mühimmat değil de belediyenin harfiyat kamyonları duruyor bunu anlamadım. Olaylar ne kadar karışık ki korkudan etimesgut zırhlı birliğindeki tüm tankların akü kabloları söküldü, anahtarları, benzin pompaları ve diğer tüm kritik parçaları farklı fiziksel yer ve farklı yetkililere emanet edildi ve bu 3 gün geçtikten sonra alınmaya devam eden bir önlem ve ben bundan da hiçbişey anlamıyorum. HDP buradan kendine pay çıkartmadı ve ülkemizde o kadar canlı bomba ve terörist var ona rağmen bu karışıklıktan faydalanıp bir terör olayı olduğunu duymadık, ben terörist olsam kesinlikle bu kargaşadan faydalanırdım burada bişeyler yanlış ve bunu anlamadım.

O KADAR İNSAN ÖLDÜ HALEN GÜLÜP EĞLENEN MEHTER MARŞI ÇALARAK SOKAKLARDA DOLAŞAN İNSANLARI DA ANLAMADIM. SEN BU ÜLKE İÇİN, BU DÜNYA İÇİN EN UFAK BİR KATKIDA BULUNDUN MU? KİMSEYİ ÖTEKİLEŞTİRMEDEN ÖNYARGISIZ KUCAK AÇTIN MI? YOLA TÜKÜRENE TÜKÜRME, ÇÖP ATANA ATMA DEDİN Mİ? ÇALIŞTIĞIN İŞTE GÖREVİNİ EN İYİ YAPMAK İÇİN ÇABA SARF ETTİN Mİ? ŞİMDİ MEHTER MARŞINI AÇ VE KORNA ÇALARAK UZAKLAŞ. BEN ANLAMIYORUM.


Lafı çok uzatmaya niyetim yok, ben basit bir insanım ama bu yaşanan olayları ne tek bir kişiye ne tek bir örgüte ne tek bir devlete yükleyecek kadar aptal değilim. Neyin ne olduğu hiç belli değil ve bundan sonra ne olacak bilmiyorum. Dediğim gibi ben basit bir insanım darbe uzmanı değilim, siyaset uzmanı hiç değilim ancak biliyorum ki;
Sahipsiz vatanın batması haktır, sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır**
Vatanını en çok seven görevini en iyi yapandır***

Uzunca süredir gündem ile ilgili bir şeyler yazmamıştım. Yazıyı tekrar okuyup editlemem doğru olur ancak ilk yazdığım gibi bırakmak istiyorum. Ve ben 22 Eylül'de gidiyorum:) iyi bir eğitim alacağım, bir dil daha öğreneceğim, yeni insanlar ve yeni kültürler tanıyacağım. Bir fidan gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine yaşamamız için her nefesimi heyecan ile almaya devam edeceğim.

*Obj= minimize 0  / böyle amaç fonksiyonu mu olur allasen.
**Mehmet Akif Ersoy
***Mustafa Kemal Atatürk

22.17 - 18Temmuz16
Ankara

9 Şubat 2016 Salı

Yirmi Üçüncü İsim Günümde

Son bir kaç yıldır buna benzer başlıklar altında yazıyorum isim günlerimde. Yeni bir yaşı, hem sevinçler hem de hüzünler, hem de heyecan ile karşılıyorum.

Ankara'da soğuk bir gün. Kar'ın tadını pekte hissedemediğimiz bir kış geçirdik. Her yer kar olsun da, gri şehir beyazlara bürünsün, şiirler okuyalım ve belki de okullar tatil olsun istedik.

İstesekte istemesekte günler geçti, anılarımız hafızamızın bir köşesinde, benim gibi az hatırlayabilenler için de hafızamızın en derinlerinde zamanı gelince hatırlar ve paylaşırız diye biriktiler. Anılarımız bizleri biz yapmak için biriktiler.

Kime güvenip, kime sinirleneceğimizi, neye sevinip, neyden nefret edeceğimizi kalıplaştırmak, kalıpları da zamanı geldiğinde yıkmak, bunu yapacak güzel insanlarla tanışmak için biriktirdik anılarımızı.

Bizler küçükken yavaş yavaş büyümemizi izleyen ailemizin, çevremizin: onlar yaşlanırken yavaş yavaş olgunlaşmamız sırasında , onları daha iyi anlayalım ve "vay be hayat" diyebilelim diye biriktirdik anılarımızı.

Sadece anılar değil zaman içinde biriktirdiklerimiz. Korkular, sevgiler, hırslar..

Eşyalar da biriktirdik biz. Kurumuş yapraktan tutun da, eski bir fotoğrafa, belki de canlı bir ağaca yükledik anlamlarını zaman geçerken hayatlarımıza dokunanların.
__
Kitaplar, onlar ki benim arkadaşlarımdır. Çok keyifli yolculuklara çıkarmışlardır beni, hayallerimin ötesinde yerlere götürmüş, bana beni sorgulatmışlardır.

Defterler, onlar ki benim dostumdur. Lise yıllarında tanıştığım dostlarım. Hani öyle günlük günlük değil ama "anlık" her ihtiyacım olduğunda çıkıp gelen, yazdıkça beni dinleyen, yazdıkça bana kendimi öğrenmemi sağlayan dostlarım.

Yirmi üçüncü isim yılımda yeni bir işim, planlarım, hayallerim, bunları paylaşacak ailem ve arkadaşlarım var. Bunu bilmek beni çok şanslı hissettiriyor.

Hayatın ne getireceği belli olmayacakken ve aynı zamanda zamanın durmasını engelleyemeyecekken, bunu bilerek yaşamak çok heyecan verici geliyor bana. Evet evet "YAŞAMAK ÖLDÜRÜR" ama buna rağmen yaşamak ne delice bir şeydir..

"Herkes kendi tarzında şizofrendir."
Ingman Bergman

1 Şubat 2016 Pazartesi

İş Hayatı Hakkında

İhsan Oktay Anar - Galîz Kahramanları (Sayfa 41-42)

"Rahmetli dayısı da bir vakitler aynı fabrikada çalıştığından, işin iç yüzünü biliyordu! Çünkü müteveffâ dayısı, raya girmeden önce bizzat kendi atölyesinde günde altı saat çalışır ve evini geçindirirdi. Ama iflas ettikten sonra bu hanımın babasına ait fabrikaya amele olarak girmiş ve adamla bizzat konuşmuştu! Zerdüştün dediğine bakılırsa dayısı, fabrika sahibine, "Ben altı saat çalışıp imalat yapınca insan gibi yaşıyordum. O yüzden senin fabrikanda da altı saat çalışıp insan gibi yaşama niyetindeyim" deyince hayırsever fabrikatör bunu bir şartla kabul etmiş ve dayıya "Elbette! Altı saat çalıştıktan sonra ücretini tamamıyla alır ve evine gidersin; ama sen gittikten sonra bir altı saat 'bedava çalışacak birini' bulursan!" demişti. İşte! Bedava çalışan kişiye ancak köle denirdi. Dolayısıyla günde on iki saat çalışan dayı, ilk altı saat hür, ikinci altı saat köle olmuştu. Hatta ve hatta, iki asır evvelki kölelerini yedirip içirip giydiren köle sahipleri daha da insaflı sayılırlardı. Şimdikiler tasarruf için bunu da yapmıyorlar, Git altı saat yemen içmen giyinmen için çalış, sonra gel fabrikama ve bana altı saat boyunca kölelik et!" diyorlardı. Kısacası kadim efendilerin köleler üzerinde mülkiyet, şimdimdikilerin ise zilyetlik hakkı vardı. İşte! Allahu Teala'ya teslim olup da günde beş vakit salaha ve felaha davet edilen hür insanların, her öğlen saat bir'de fabrika düdüğü öter ötmez patronlara kölelik etmeye başlamaları galiba dine pek sığmazdı. Zaten her dini bütün kişi "abdullah" yani "Allah'ın kölesi" değil miydi? Herhangi bir "abdullah"ın bir kölesi, yani bir "abdulabdullah"ı varsa, köle sahibi bizzat kendisini şirk koşmuş olmayacak mıydı? "Şirket" işte buydu! Ama fabrika adama babasından miras kalmamıştı..

Ben bu yazıyı henüz okulda öğrenciyken yine blog sayfamda alıntı olarak paylaşmıştım. Ancak bu kadar anlamlı gelmemişti :)

Seninle Yürümek

Seninle yürümek diye bir şey var onu sordum kendime nedir diye. Çok soru sormak küçüklükten gelen bir alışkanlık bende.

"Gökyüzüne şatolar kurmak onları yerde inşa etmekten çok daha eğlencelidir". Bir ömür önce bu sözü bir yazardan duymuştum. İşte seninle yürümek gökyüzüne şatolar kurmaktır. Seninle yürümek Turgut Uyar okurken uzaklara, hayallere dalmaktır.

Altını çizdiğim kitapları arıyordum bir gece
Gökyüzünde yıldızlar arasında geziniyordum
Altını çizdiğim kelimeler galaksisine yol alıyordum
Kelimeler yüreğime dokunduğunda
Buluyordum ellerini

Dün dağlarda dolaştım evde yoktum
Seninle yürümek, dağlarda dolaşmak biraz
Derin kanyonlarda dolaşmak, uzak denizlere açılmak gibi
Hep şiir değil belki ama birazcık şişenin dibi


31 Ocak 2016 Pazar

Akıllı Hikayeler

İnsanoğlu dediğimiz sapiens türümüz kaba hesap iki yüz bin yıl önce Afrika civarlarında ortaya çıkmış ve günümüzde dünanın tüm kaynaklarını akıllı olarak kullanma yeteneğine sahip olmasına rağmen yaradılışı gereği yaptığı seçimler neticesinde akılsız kaynak kullanımına gitmiş türdür.

Aynı zamanda biz insanlar gökyüzünü incelememizin ardından gezegenler, güneş sistemi, evren, galaksi, uydu ve benzeri isimler vermeye başlamış ve anlamlandırmaya çalışmışız etrafımızdaki her bir şeyi.

Gezegenlerin artık isimleri de olduğuna göre geçen zamanı da anlamlandırmak isimlendirmek gerekmiş. İçinde yaşadığımız gezegenin o parlak cisim -güneş- etrafında bir tur atması hesaplanmış ve buna bir yıl denilmiş. Bunu da çeşitli parametrelerle on ikiye bölerek aylar, dünyanın kendi etrafında dönme hesabına ise gün denilmiş..

İşte bu sebepten mütevellit ben şuan şu cümleyi kurabiliyorum:

"Bu bu sene blog sayfama yazdığım ilk yazı, ve her ay en az bir yazı yazabileyim diye bu yazıyı da ayın son günü yazmak aklıma geldi"

Hikayemden sıkılmadığınızı düşünerek devam etmek istiyorum.

Evet ben iki hafta önce bir işe girdim. Geçtiğimiz iki haftam ise oldukça keyifli geçti. Bir lojistik firmasında çalışıyorum, yine kendi okulumdan bizim bölüm mezunlarından Seda'nın vesilesiyle bu işi buldum. Ona tekrar teşekkürlerimi sunuyorum. Aynı zamanda ODTÜ'de Endüstri Mühendisliği ylisans programına kabul aldım, iş ile beraber kısıtlı ders alabilecek olsam da buna da devam edeceğim. Bu aralar keyfim ve şansım yerinde gibi görünüyor.

Ah be insanoğlu 200 bin yıldır dünyadasın, ve kısıtlı ömründe bir şeyler yapmaya çalışıyorsun. Aklıma Erdal Demirkıran'ın bir sözü geliyor:

4,5 milyar yıllık dünyanın 100 yıllık zaman diliminde başkalarıyla beraber bir seferlik bir şans da bana verilmiş. Bu tekrarı mümkün olmayan zaman diliminde başkalarını tekrar edemem. Bu bana göre değil, seni de bilemem.


17 Aralık 2015 Perşembe

Şiir Gibi Kız

Dalgalanırken deniz
Gözlerin sessiz
Ve soğuk hava
Yürüyorsun bir sahil kenarında

Kalbini açmışsın insanlara, sevgi vermekten korkmadan
Düşlerin vardır
Kış mevsimlerinde kolunda bir delikanlı; kardan adam

Hep sonradan gelir aklım başıma
Sisler bulvarından kopamamam bu yüzden belki de
İçimde fırtınalar esiyor
Kayboluyorum en ıssız yerlere sürükleniyorum
Gözleri sessiz bir kızı
Sahil kenarında yürürken görüyorum

Yıldızlar neler fısıldıyor sana?
Neler düşünüyorsun başını koyunca yastığına?
Bilmiyorum

Okyanuslar geçip, denizlerde yitip gidiyorum
Yaşadıklarım ve geçmişim pek akıllıca değil
Sen neler yaşıyorsun merak da ediyorum

Bildiğim tek bir şey var
Ne çok, ne de azsın
Herkesten hallice şiir gibi kızsın


12 Aralık 2015 Cumartesi

Updated Life Plans - Volume 12.12.15

Ben hiç alarm kurmam, kursam da büyük ihtimalle alarmdan önce kalkar ve çoktan hazırlanmışken öten alarmı kapatırım. Bu gün de öyle bir gündü.

Bundan beş yıl önce aile baskısı sebebiyle açıköğretim fakültesine kaydolunmuş ve ismi şekilli olduğu için "uluslarası ilişkiler" bölümü seçilmiş, tüm derslerden kalınmış, bir defa tam yıl ve bir defa da yarım yıl ara verilmiş ve ite-kaka üçüncü sınıfa geçilmiş. Bugün ve yarın da sınav olduğu için alarm sınav saatinden 1buçuk saat öncesine kurulmuş ve alarmdan yarım saat önce otomatik uyanılmıştır.

Hep mişli-muşlu cümleler kurmak istemiştim. Yukarıdaki paragraf bu isteğimi bir iki yıl daha karşılar deyip esas konuya geçiyorum.

(Ayvalı ıhlamur çayı içerken dinlediğim şarkı burada)

3-5 ay önceki ben ile şimdiki ben'in düşünceleri arasındaki uçurum hiçbir zaman şu anki kadar farklı olmamıştı. Mezun olalı neredeyse altı ay olacak ancak istediğim gibi bir iş henüz bulamadım. İşsizliğimin ortanca safhalarını yaşadığımı düşündüğüm bu dönemde ODTÜ ve Hacettepe'ye yüksek lisans başvurularında bulunma kararı aldım. Eylül 2016'da da avrupada yüksek lisansa başlayacağımın planı ve hazırlığı içerisindeyim.

Kısaca iş bulmaktan ümidi kestim. Bu yazıyı yazarken bile  'ya öyle demesene belki bir kaç ay içinde çok iyi bir teklif gelecek' gibi düşünceleri aklımdan uzak tutamasam da bu böyle. Öyle bir şeye inancımın kalmadığını söylemek doğru olur.

Altı ayda ne öğrendim? Çalıştığın şirkette patronun / müdürünün önemli olduğunu, eğer sadece tecrübe sahibi ancak vizyon sahibi değilse böyle bir ortamda çalışmanın beni rahatsız edebileceğini öğrendim. Henüz kurumsal yapıya ulaşmamış firmalar patron bazlı çalıştığından dolayı patronun para vermek istememesi, ucuz işgücü kullanmak istemesi ve insanların haklarını - emeklerini - önemsememesi gayet normal karşılanıyor bunu öğrendim. İş arkadaşlarının önemini öğrendim, bazı tehlikeli insanlar olduğunu, saygı kazanmak için ilk aşamada saygı göstermek gerektiğini öğrendim.

Paranın imkan sağlayan bir amaç olduğunu, bir şekilde kazanılabileceğini ancak aynı zamanda yürek karartan bir perde olduğunu, zamanla vicdanları da yok ettiğini öğrendim.

Son olarak iş bulabilmek için zeki, çalışkan, ileri görüşlü, kendini geliştirmiş vs. olmanın değil, bir tanıdığının olmasının yeterli olduğunu öğrendim.
_____________

Deli olduğunu düşünen varsa okusun.

Nasıl ki delilik dediğimiz durum aşikar, sağduyuya dayalı bir anlamı yoksa, akıl sağlığına iliştirilen değerler de ebedi veya 'doğal' değildir. Bazı insanların deli olduğu algısı düşünce tarihinin bir parçasıdır ve deliliğin tarihsel bir tanıma ihtiyacı vardır. Delilik anlam ifade etmemek, ciddiye alınması gerekmeyen şeyler söylemek demektir. Ama bu tamamen, belli bir kültürün anlamı ve ciddiyeti nasıl tanımladığına bağlıdır; tanımlar ise tarih boyunca büyük bir çeşitlilik göstermiştir. Belli bir toplumun düşünülmemesi gerektiğine kanaat getirdiği şeyler delilik olarak adlandırılır. Kati sınırlar koyan bir kavramdır delilik; hudutları 'öteki'ni tanımlar. Deli, toplumun dinlemek istemediği, davranışları kabul edilmez olan, bastırılması gereken kişidir. Farklı toplumlar deliliğe (yani neyin anlam ifade etmediğine) dair farklı tanımlar kullanırlar. Ama bu tanımların hiçbiri diğerine göre daha az'yöresel' değildir. Örneğin Sovyetler Birliği'nde siyasi muhalifleri akıl hastanelerine kapatma uygulamasına yönelik infialin bir kısmı hedefi ıskalar, çünkü sadece böyle bir şey yapmanın kötü olduğunu değil (ki bu doğrudur), aynı zamanda bunun akıl hastalığı kavramının yanıltıcı, hileli bir kullanımı olduğunu ima eder; naif bir şekilde, akıl sağlığının evrensel, doğru, bilimsel bir standardı olduğunu varsayar ( sözgelimi Fas gibi bir ülkenin değil ABD, İngiltere, İsveç gibi ülkelerin akıl sağlığı politikalarında uygulanan bir standart). Halbuki bu doğru değil. Her toplumda akıl sağlığının ve deliliğin tanımları rasgeledir, kelimenin en geniş anlamıyla siyasidir.

Artaud delilik kavramının baskıcı işlevine karşı son derece duyarlıydı. Delileri düşüncenin kahramanları ve şehitleri olarak görüyordu: ruhsal yabancılaşmanın ötesinde yoğun bir toplumsal yabancılaşma noktasında sıkışıp kalmış, deliliği kendi rızasıyla kucaklamış kişiler - daha üstün bir haysiyet anlayışına sahip olduklarından, belli bir zihin berraklığını kaybetmek ve kanaatlerini ortaya koyarken sergiledikleri yoğun tutkuyu yitirmektense delirmeyi tercih eden kimseler...

Delilik bireyselliğe bağlılığın (bu bağlılık en uca savrulduğunda ortaya çıkan) mantıksal sonucudur. Artaud'un 1925'te kaleme aldığı "Tımarhanelerin Tıbbi Direktörlerine Mektup"ta belirttiği gibi, "tüm bireysel eylemler antisosyaldir". Nahoş bir hakikat; muhtemelen kapitalist demokrasi, sosyal demokrasi veya liberal sosyalizmin hümanist ideolojisiyle de uzlaştırılamaz - ama Artaud haklı. Davranış yeterince bireysel olduğunda, aynı zamanda nesnel olarak antisosyal olacak ve diğer insanlara delice görünecektir. Bütün insan toplumları bu noktada hemfikirdir. Sadece deliliğin standardının nasıl uygulanacağı ve temel antisosyal eylemleri anlam ifade etmemekten ibaret olan kişilere reva görülen hapis cezasından kimlerin (ekonomik, toplumsal, cinsel veya kültürel ayrıcalıklar nedeniyle) korunacağı veya kısmen muaf tutulacağı konularında farklı düşünürler. 

-Susan Sontag, "Sunuş", Anatonin Artaud: Selected Writings.